Savaşçı Kavimlerin Ortak Kültürleri

Kafkasya' dan Anadolu' ya gelen Hititler aslında Savaşçı Bozkır Halklarındandır ve Asyalıdırlar. Anadolu' ya gelir­ken beraberlerinde, Batı Asya' da kullanılan atlı savaş arabalarını da getirmişlerdi. Bunlar, kendilerinden önceki ara­balardan daha hızlı ve hafif arabalardı. Hattiler, Hititler' in bu hızlı ve hafif arabalarına alışık değillerdi. Bu yeni savaş arabalarına üç asker biniyor ve ok, mızrak, kalkan aynı an­da gerektiği şekilde kullanılabiliyordu. Böyle gelişmiş bir savaş tekniği için, Hititler' in önceki topraklarında bunları çok iyi biliyor olmaları gerekiyordu. Yenilmez Atlı Kavimler gibi, Hitit ordusu da yenilmez bir kuvvet olmuştu. Düş­manların çoğu Hitit ordusunun geldiğini duyunca, ya kaçıyor ya da teslim oluyorlardı. Biz aynı olayın İskitler, Trak­lar ve Keltler ile de yaşandığını biliyoruz.

Hattiler' in topraklarına gelip yerleşmeden önce, anava­tanlarından göç ettikleri zaman, önce Hurriler' in bölgesin­de kalmışlardı. Hatti topraklarına geldikten sonra onlara yavaş yavaş hakim oldular. At kullanmayı, maden işleme­yi ve silah yapmayı çok iyi biliyorlardı. Süratle at yetiştirip çoğaltmaya başladılar

Çevrede kuvvetli ve sözü geçen bir devlet olmak için ön­ce güçlü bir orduya sahip olmaları gerekiyordu ve bunun için de çok sayıda ata ihtiyaçları vardı. Kalıcı bir merkez kurana kadar, çevredeki kaya sığınaklarında, akarsu ke­narlarında yaşadılar.

Çok iyi ata binen Hititler, Savaşçı Atlı Kavimlerin, normal zamanda ve savaş anında giydikleri gibi ince deriden çiz­meler, tünikler kuşanırlar, bellerindeki kemere, baltalarını, kısa kılıçlarını takarlar ve tüm Altay, Kafkas kavimlerinde olduğu gibi başlarında da sivri külahları bulunurdu.

İ.Ö. 3. binde mezarlarda bulunan geyik tasvirleri, Orta Asya ve kuzeyde kutsal olan geyik kültünün buradaki de­vamıydı. Kırsal bölgelerin tanrısı olarak adlandırılan, çiz­me, tünik ve başına sivri külah giymiş tanrı figürü, geyik üzerine çıkmış ve elinde kartal veya şahin tutar şeklinde tasvir edilmektedir.

Geyik ve yırtıcı kuş, Asya' nın kutsal hayvanlarındandır. Bu hayvanlar Kuzey Sibirya, Kuzey Avrupa ve Balkan­lar' da çok uzun zaman tapım görmüşlerdir.

Örneğin Trak, İskit ve Hun kültürlerinde geyik büyük önem taşımaktadır. Tanrılara yapılan adaklar, bahar şenlik­leri ve ritüeller, Orta Asya, Kuzey ülkeleri, Kuzey Karade­niz kültürleri ve Balkanlar' dakilerle büyük bir benzerlik ta­şırlar. Doğaya olan bağlılık ve doğa güçlerine olan inanç sistemi de Altaylar kökenlidir ve Şamanizm' den öğeler ta­şımaktadır.

Örneğin ritüellere katılan bir savaş arabasında, kırmızı, beyaz ve mavi olmak üzere üç renk şerit bulunmaktadır. Bu renkli şeritleri biz, doğa güçlerine inanan ve Şaman ayinle­rinde büyük önem verilen Anayurt' tan tanımaktayız. Bü­tün kutsal törenlerde olduğu gibi burada da orman, su, dans ve çalgıcılar bir bütün halindedirler.

İ.Ö. 3. ve 2. Binde, Hitit taş kabartmaları ve duvar resim­leri üzerinde, çalgıcılar ve dansçılar bir arada görülmekte­dir.

Davulun ve dansın, Orta Asya ve Kafkaslar' da çok eski­lerden beri kullanıldığını hatırlarsak, kökenleri aynı Anayurda dayanan Hititler' in de bu tarihlerde müzik aletleri eşliğinde dans ediyor olmaları gayet doğaldır,

İ.Ö. 5.200' de Çatalhöyük' te yapılmış bir duvar resmi üze­rinde küçük bir davulu, virgül gibi kıvrık bir tokmakla ça­lan bir davulcu görülmektedir. Anadolu davullarının tok­makları da bu şekilde kıvrıktır. Davulcu, elindeki davulu ile coşkulu bir şekilde oynamaktadır. Bugün Balkanlar’ da da­vulcular, Balkan ritminin hareketli, kıvrak müziği ile oyna­yan dansçılarla birlikte coşup saatlerce ortada dönüp dur­maktadır. Trakya' daki köy düğünlerinde aynı olayı birçok kez izleme olanağını buldum.

"Anadolu' da müzik tarihi, karbon 14 ile tespit edildiğine göre, en erken İ.Ö. 6.200' de başlamaktadır. Eski Yunan' da ise bundan söz edebilmek için 700 yıllarını beklemek ge­rekmekte. Arada 5.500 yılık bir geri kalmışlık var..." (Ha­luk Tarcan, Uygarlıkların Potası Anadolu, Cumhuriyet Gazetesi, 2/4/1985)

"Gordion' da, Midas Tümülüsü' nün karşısındaki müzede, Frigyalıların kemikten yapılma kavalları..., kabartmalarda rastlanan binlerce tef, davul, lir, arp, panflüt, kaval ve çifte kavalı, İonian, Frigian, Lydian, Aeolian denilen nota dizile­rini de katarsak müziğin tarihini düşünmek için epey uzak yıllara gitmemiz gerekecektir." (Ömer Tuncer, İşte Anado­lu, 85)

Anadolu' da Alacahöyük, Kafkasya' da Maykop' ta bulu­nan ve ileri bir teknikle yapılmış altın buluntulara, Balkanlar' da Bulgaristan' da yapılan kazılarda, daha eski tarihlere dayanan altın buluntuları da eklediğimizde; Balkanlar, Ka­radeniz Bölgesi, Anadolu ve Kafkaslar' da, içerik olarak bir­birlerine çok benzeyen ve aynı sanatsal ruhu taşıyan ve iş­levleri de aynı olan buluntular zinciri ile karşı karşıya oldu­ğumuzu anlıyoruz.

1972 yılında Bulgaristan' da, Varna' da, buluntuları İ.Ö. 4. bine tarihlenen, sekiz merkezde kazılar yapıldı. Bölgede yapılan nekropol araştırmalarında toplam olarak 260' ın üzerinde mezar saptandı. Araştırmalarda mezarların için­den büyük sayıda ve çok iyi kalitede altın buluntu çıkarıl­dı. Mezarların 45 tanesinde gömü yoktu ancak ölü hediye­leri olarak altın objeler bulunmaktaydı ve bu mezarların sembolik mezarlar olduğu düşünüldü.

Buluntular içinde en ilginç olanlar, altın plaklarla kaplan­mış olan ölü maskeleri ve yine altınla kaplanmış balta şek­linde bir kral asası idi.

İçi boş olan sembolik mezarlarda da altınla kaplanmış maskeler bulundu. Diğer mezarlarda yatar ve otunu- vazi­yette gömülmüş olan insan iskeletleri, yanlannda ölü hedi­yeleri ile ortaya çıkarıldı.

Mezardaki altın eşyalar, çekiçle dövülerek yapılmışlardı. Yüzükler, bilezikler, yuvarlak levhalar, elbiseler üzerine ko­nulan çeşitli aplikeler, silahlara ait kınlar ve asalar bulunmaktaydı. Bu eşyalar kesinlikle soylu kişilere aittiler.

Ancak sembolik mezarlarda ortaya çıkan altınla kaplan­mış çift taraflı baltalar ve ölü maskeleri, Minos ve Miken Kültürü' nün yaratıcılarının buraya el attıklarını göstermek­teydi.

Gerek Miken, gerekse Trak kültürlerinde altınla kaplanan ölü maskesi ve çift taraflı baltanın ölü kültünde yer aldığı­nı biliyoruz. Kaldı ki altın ölü maskesi uygulaması, İskit ve Orta Asya Kültürü' nde de kullanılan bir olgudur ve hatta kuzeyde, mezarlarda, insan iskeletlerinin yanında kutsal hayvan olan at ve geyik kalıntılarının kafalarına bazen al­tından at ve geyik başı konulduğu bile bilinmektedir.

Ayrıca bildiğimiz bir başka olgu da. Orta Asya, Altaylar Kültürü' nde savaşta ölen, ancak cesetlerine ulaşılamayan kahramanlar için de kurganlar yapıldığı ve belirli kutsal bölgelere dikilen kutsal ve anıtsal taşların, bu kahramanla­rı sembolize ettiğidir. Bu anıtlara adaklar yapılmış, anma törenlerinde bu taşlara büyük saygı gösterisinde bulunul­muştur.

Aynı kutsal düşünce ile, Bulgaristan Varna' da, geri dön­meyen kahramanlar için mezarlar yapılmış, içlerine ölü he­diyeleri ve en önemlisi, öleni temsilen ölü maskeleri konul­muştur.

Hattiler' den, dil ve etnik olarak çok ayrı bir kavim olan Hititler, yerleştikleri ve gittikleri bölgelerde Kyklopien du­var tekniklerini çok iyi uygulayan bir halk olan Luviler, as­lında atayurtları Kafkasya Bölgesi ve civan olan kavimler­di (L. N. Gumilöv, Hazar Çevresinde Bin Yıl. 100)

"...Hun etnosunun ortaya çıkışı, Hanyun ve Hunyuy ka­bilelerinin Gobi Çölü' nün güney uçlarından kuzeye göç ederek, oradaki gelişmiş ve zengin kültürlü yerli halklarla karışmalarıyla başlar. Silahlar, güneş kursu, geyik tasvirleriyle süslü mezar taşı kültürüne sahip bu etnosun ismi bu­güne kadar saklanıp gelmemiştir." Yazar kitabındaki bu paragrafta, açıkça Hititler' in tapımlarıyla ilgili simgesel de­ğerlerinden, savaşçılıklarından bahsetmektedir. Burada bahsi geçen topluluk, Hititler' in akrabaları, belki de öncü­leridir.

İç Asya' dan, Tuna kıyılan boyunca batıya genişleyen İs­kitler gibi, Hunlar da Kafkaslar' da Osetya' dan İspanya' ya kadar yayılmışlardı. İşte bu dönemde yolları üzerinde, Hi­titler' in atalarının izlerini de sürdüler.

İ.Ö. 2.500' deki Hatti Kültürü' nde, inanç sistemi olarak karşımıza-, gök, fırtına, güneş, ay gibi kozmik tapım öğele­ri ve kutsal dağlar, nehirler çıkıyor olması, aklımıza ister is­temez Orta Asya Kültürü' ndeki inanç sistemini getirmekte­dir.

Yüzlerce ve binlerce yıl aynı doğa tanrılarına ve güçlerine olan inanç, zindeliğinden bir şey kaybetmeden yoluna de­vam etmektedir.

Hititler' in geldikleri bölge olarak, Tuna' dan Karadeniz' in kuzey kıyısı boyunca, Kafkaslar'ın kuzey eteklerine kadar olan topraklar kabul edilmektedir. Bu yörenin, kurgan kül­türü ile bağlantısı ise oldukça acıktır. Bu kültürün taşıyıcı­ları, Avrasya bozkırlarından başlayarak, 5. binin sonlarma doğru Karadeniz kıyılarına ve 3. binde Balaklar' dan Ege' ye kadar olan Avrupa topraklarına yayılmışlardı.

Hattiler, Luviler ve Hititler, bütün bu kavimlerden söz ederken, gelinen yerler olarak karşımıza daima Rusya boz­kırları, Ural Dağları' nın çevresi, Kafkasya ve Altay Bölgesi çıkmaktadır. Traklar ve Frigyalılar, Kaşka ve Muşkiler ise her olayda, her aşamada olayların içindedirler ve bu çeşitli adlar altındaki Trak boylan, Balkanlar' da, Rusya bozkırla­rında, Anadolu' da daima varlardır. Ama Traklar olarak, ama İskitler olarak.


Atalar Kültürü ve Trak Kavimleri

Büyük tarihçi Herodot, "...Traklar, Hintliler' den sonra dünya üzerindeki en büyük kavimdir." diyerek Traklar için, belirli sınırlar tanımayan, çok geniş bir etkinlik alanının varlığını belirtmeye çalışmıştır.

Traklar, İ.Ö. 15 binden önce, Würm buzullunun çözül­meleri ile, Sibirya buz çemberinden kurtulduğu zaman, Urallar ile Hazar Denizi arasında açılan geçidi kullanarak, Avrupa' nın kuzeyine, ortalarına ve Balkanlara kadar yayı­lan, beyaz tenli, açık renk gözlü, iri yarı ve güçlü bir ırk olan, "Kuzey Irkı" dediğimiz atalarının, Asya' dan Avru­pa' ya göçmeleri ile birlikte, uzun ve zorlu, binlerce yıl sü­recek olan tarihi yolculuklarına başlamışlardır.

Traklar kesinlikle bir stepler kavmi ve Atlı, Savaşçı Ka­vimlerin bir koludur. Traklar' ın en etkin oldukları bölge olan Balkanlar' da, bilinen en eski köy yerleşimlerinin ta­rihleri İ.Ö. 8. bin başlarına kadar inmektedir. Bu köy yerle­şimlerinde bulunan barınaklar, kökenleri Sibirya, Orta As­ya ve Urallar Bölgesi olan, dallardan ve çamurdan yapılan İğmeli Evlerin plan ve tekniklerine sahiptirler.

(Pausanias, 1,9,5) ".......Makedonya' ya sınır olan Trak­lar, büyük kitlenin ancak küçük bir kısmını teşkil etmek­teydiler..." diyerek Traklar' ın ne denli büyük bir kavim ol­duklarına ilişkin fikirlerini ortaya sürüyor.

Skymnos ve Stephanos Byzantinos, Traklar ve İskitler' in aynı kavmin kolları olduğunu açıkça yazabilen ve İskit­ler' in Trak halklanndan olduklarını söyleyebilen ender araştırmacılardandırlar.

Grekler tarafından Karadeniz' in kolonize edilmesi ve İskitlerle doğrudan ilişki kurulması ile Traklar ve İskitler, birbirlerinden ayrı ve Tuna Nehri sınır olmak üzere, iki halk olarak gösterilmişlerdir.

Hekataios ise, Karadeniz, Tuna ve İlliryalılar arasındaki bütün toprakları Trakya adı altında toplamış, ancak Haimos silsilesini Trakya' nın asıl sınırı olarak kabul etmiştir.

(Stabon VII, 323) "Strymon nehrine kadar Makedonlar, Paionlar ve Traklar' ın bazı kabileleri oturuyorlardı. Ancak Strymon' un öte tarafında, Karadeniz' e döküldüğü yere Ha­imos (Balkan) Dağlan' na kadar olan yerlerin hepsi Trak­ya' ya aittir" demektedir. Kıyı bölgesinde Traklar oturmadı­ğı için bu kısımlar onların olarak kabul edilmemiştir.

Skymnos, Nestos nehrini Makedonya ile Trakya arasında sınır olarak göstermiştir. (A. Erzen, İlkçağ Tarihinde Trak­ya, 10, II)

Ancak Trak kavminin sınırları Adriyatik sahillerine, Ege Adalarına, Batı Anadolu ve Karadeniz kıyılarına, Orta Anadolu' ya kadar uzanmaktaydı.

İskitler' in ulaştıkları bütün coğrafyalar da, Traklar' ın ya­yılma alanları olarak kabul edilmelidir.

Traklar atlı ve Savaşçı Kavimler olarak, daima yeni top­raklar peşinde koşmuşlar ve kültürlerini, binlerce yıl içinde çok geniş bir coğrafyada etkin hale getirmişlerdir. Kuzey­den, Rusya steplerinden, Karadeniz' in kuzeyinden, Altaylar' dan, aralıklı zaman dilimleri içinde devam eden göç ha­reketleri ile Traklar, yeni gelen akraba kavimlerinin de etki­sinde kalmışlardır.

Tunç Çağı’ nda, Tuna' nın kuzey havzası ve Almanya' yı içeren bölgede gelişmiş olan Aunietitz Kültürü, Lusace Kül­türü, Knovitz Kültürü, Trakya ve İllirya kültürleri, Mondsee, Palafit kültürleri, Getler, Daçlar, Dorlar, Akeenler, Frigyalılar, Kimmerler, Mysler, Bithynler bütün bu isimler tek bir ad altında birleşmektedir: Traklar.

Güneydoğu Avrupa' da, Lusace Kültüm, Macaristan' da yayılmıştır. Bu bölgede Son Tunç Çağı' nda, Lusace ve Kno­vitz gruplarına bağlanan bir kavmin istilası görülmektedir.

Balkanlar' da, Makedonya' da sapı delikli baltalar, kabzalı hançerler, buraya Lusace istilası ile birlikte, yani Traklarla gelmiştir.

Bulundukları bölgelere göre değişik adlar alan Trak ka­vimleri, tarih içindeki yerlerini, tek bir öndere bağlanma­dan, özgürlükçü düşünceleri ve sonsuz güçleri ile binlerce yıl korumuşlar, günümüze kadar da adlarını sürdürmüşler­dir.

Orta Pleistosen' den beri yerleşim yeri olarak kullanılan Kuzey Karadeniz düzlüğü ile Dinyester ve Prut nehirleri arasındaki verimli ormanlık bölgeler, çok uzun zaman de­vam eden göçlerin ve yayılmaların ana güzergahlarından biri olmuştur.

Dinyester çevresinde varlığı belirlenen boyalı keramik kültürünün, Karadeniz' den gelen Altay ve Kafkasya kö­kenli kavimlere ait olduğu ve Anayurttan Avrupa' ya geçen kavimlerin başında Proto Traklar' ın bulunduğu bir gerçek­tir.

Traklar, İskitler, Frigyalılar ve Kimmerler olarak tarih içindeki yerlerini almışlar, Anadolu' da yine akrabaları olan Hititler ile savaşmışlardır.

Tarih içinde, birbirlerine akraba olan kavimler arasında çok sık görülen üstünlük ve diğerine egemen olma müca­deleleri, zaman zaman savaşlara dönüşmüştür.

Kafkasya üzerinden Hititler olarak Anadolu' ya girenler ile Balkanlar üzerinden Frigyalılar olarak Anadolu' ya ge­lenler akraba Türk kavimleridirler ve birbirleriyle savaş­mışlardır.

Ancak Savaşçı ve Atlı Kavimlerin en büyük temsilcileri olan Traklar' ın binlerce yıl varlık göstermeleri, mücadeleler ve savaşlarla da olsa, birbirleri ile yaptıkları üstünlük hare­ketleri ile olmuştur.

Kabileler ve boylar, değişik isimler altında Trak varlığın devam ettirmişlerdir.

Şiddetli rekabet ve savaş durumlarının sık yaşanır olması, kabile ve boyların bir diğerine göre yükselişi için yeterli koşulları oluşturuyordu. Köken kültürleri aynı olduğı halde, zaman içinde değişik kültür ve yaşam seviyesi gösteren toplulukların göçler nedeniyle birbirlerinden uzaklaşmaları ve başka başka adlar altında varlık gösteriyor olmaları da çok sık yaşanmış olaylardandır.

Hitit, Trak ve İskit kavimleri, bu koşullardaki yeni olu­şumları sıklıkla yaşayarak binlerce yıl var  olabilmişlerdir.

Trak kavimlerinin, binlerce yıl çok geniş bir coğrafyada İskitler, Frigyalılar, Daclar, Kimmerler, Vikingler ve daha pek çok isimle bilinen toplumlar olarak varlık gösterebilmeleri, yukarıda anlatılan tarzdaki değişim ve oluşum süreçlerinden geçmelerindendir.

Bu toplumların savaş, yaşam, inanç ve ölüm kültü biçim­leri de çok küçük farklılıklarla birbirlerinin aynı olarak, binlerce yıl bulunduklan coğrafyada devamlılık göstermiş­tir.

"Orta Asya' dan dünyaya yayılmış bir ata kültürü vardı ve bu atalar kültürü gittiği bütün coğrafyalarda kök salmıştır."

Asya' nın kuzeyi, Anadolu, Kuzey Avrupa ülkeleri, Av­rasya, Balkanlar, İngiltere Adaları, İrlanda, Mezopotamya, Ege Adaları, Gök Tann' ya inanan, ölülerini yakan, Savaşçı Kurganlar Kavimleri' nin göç yollan üzerinde kalmışlardır.

Bütün bu bölgelerin otokton halklar, gelenlerin inanç ve yüksek kültürlerin geleneklerini, kendi kültürlerine uygu­lamışlardır.

Orta Asya' da buzul dönemlerinin sona ermeye başlama­sıyla değişen doğa koşullan, buradaki toplumlann göçleri­ne neden olmuştur.

Doğu Anadolu' nun yüksek yaylalarında İ.Ö. 15. binlerde ortaya çıkan ve Orta Asya karakteri taşıyan kaya resimleri de bu göçlerin getirdiklerindendir.

Büyük Asya' da yüzyıllarca sürecek ve defalarca tekrarla­nacak göçler başlamıştı artık. Yeni coğrafyalara ulaşanlar da göçebeler değil göçmenlerdi.

İ.Ö. 7. binlerde batıya doğru gidenler; Balkanlar, Make­donya, Trakya, Yunan Yarımadası, Ege Bölgesi, Avusturya ve İsviçre Alpleri’ ni aşıp Massif Santrallar' da Glozel Bölge­sine gelmişler; güçlü kültürlerini buralara taşımışlardır.

Anadolu Bölgesi ile Azerbaycan ve Asya bozkırları ara­sında kesintisiz bir kültür ve sanat birliği olduğunu ve bu durumun binlerce yıl devam ettiğini biliyoruz.

Batıya doğru başlayan bu hareketlilik, Traklar 'ın hareke­tinin başlangıcı da demekti....

Savaşçı ve Atlı Kavimlerin, özgürlüklerine çok düşkün ve en cesur olan temsilcileri, Traklar... Dağlara ve kayalara olan tutkulu bağları ile kendilerinden olan Hitit ve Friglere en çok benzeyenler, Traklar, İskitler, Sarmatlar, Sauromatlar, Mesagetler, Alanlar, Gerullar, Keltler...

Isıranca Dağları' nda Traklar' ın varlığını, ruhlarını hisse­derek, onları daha yüksek tepelerde, kaya oluşumlarında ve her gördüğümüz anıtsal taşta arayarak ilerliyoruz...

...İlerlerken, rüzgarın fısıltılarına kulak vermek gerek, kimbilir belki de, buraların sırlarını söylüyordur. Istrancalar' da rüzgar uğuldayarak ve gizemli step şarkıları söylerek eser...

Aslında Traklarla ilgili tüm anlatımlarda, güçten, kuvvet­ten, iri ve heybeli görünüşlerden söz edilir, Galatlar' ın saç­ları için bile güçlü benzetmeler yapılmıştır tarih boyunca... Bu tanrısal insanlar için güçlü görünüşlü denilmiştir.

Traklar'ı ve kültürlerini Orta Asya' da, Kuzey kavimlerin­de Hititler ve İskitler' de, Kafkasya ve Hunlar' da, Anado­lu' da, Ege Adaları' nda, İskoçya ve İrlanda' da, Balkanlarda, Keltler' de, Urallar' da ve steplerde arayıp bulmak gerekir. Onlar, tarih sahnesindeki varlıklarını onbinlerce yıl devam ettirmiş, çok büyük ve köklü bir kavimdir.

Traklar' ı dağlarda, taşlarda, ormanlarda, yazılı ve sözlü tüm destanlarda, mitolojinin tümünde, ozanlann tüm söy­leşilerinde, müzik ve danslarda, bütün rimellerde, yaşamla ve ölümle ilgili tüm törenlerde ve geleneklerde, akarsu boy­larında, göllerde, altın, gümüş, demir, bütün madenlerde, giysilerde, sivri başlık ve silahlarda, savaşların en kanlı olanlarında, anıtsal tümülüs ve kurganlarda, dağlardaki tüm barınaklarda, kaya oluşumlarında, kaya barınakların­da, Amazonların kendisinde ve Istranca Dağlarının her bir santimetre karesinde buluyorum ve bu görkemli savaşçıla­ra çok büyük saygı duyuyorum.

Traklar, dağların, kayaların, ormanların soyundan geli­yorlardı. Dağ gibi erişilmez ve kaya gibi serttiler, onların sembolleri olmuşlardı.

Yaşayanlar ve semboller, gerçeği oluşturuyor ve bu sa­vaşçı, kuzeyli kavime özelliklerini kazandırıyordu.

Onlar dolunayda anıtsal taşlann, kutsal dağların ve ka­yaların yakınlarında, tanrısal güçlerle bütünleşmek için ayinler yaparlardı. Ve de sanki dağların, kayaların ölüm­süzlükleri, o ulaşılmaz kudretleri, onların bedenlerinde şe­kil bulurdu.

Dağlarla, kayalarla aralarında doğal ve kutsal bir bütün­leşme meydana gelmişti. Kendilerini, onlar kadar kuvvetli, güçlü, sert, acımasız ve sırlarda dolu olarak görüyorlardı...

Dağlarla bütünleşmeleri, çok güçlü anlamlar taşıyordu. Aralarında müthiş bir güç aktarımı doğmuştu.

Yenilmez güçlerini, keskin zekalarını, dağların kudretin­den almışlardı.

Traklar dağları, yüksek kaya oluşumlarım yaşam yeri olarak seçmekle farklı insanlar olduklarını, üstünlüklerini ve kudretlerini ortaya koymuşlardır. Onlar yüksek yerlerde yaşayarak, alçaklarda olup biten her şeye kartallar gibi te­peden bakmayı seçtiler.

Savaşçı Kavim Traklar, yaşadıkları bu yüksek yerlerde, Gök Tann' ya daha yakındılar ve onun kudretini daha güç­lü olarak hissediyorlar ve onu daha iyi yaşıyorlardı.


Dağlar ve Savaşçı Kavimler

Dağlar çok eskilerden beri özellikle özgürlüklerine düş­kün Savaşçı Kavimler üzerinde çok derin ve özel duygular uyandırmış, karşı konulmaz çekicilikleriyle bu kavimler için vazgeçilmez yerleşim bölgeleri olmuşlardır.

Dağların sarp, engebeli ve çoğunlukla ürküten şekilleri, hoyrat ve acımasız selleri, yükseklerdeki aşılmaz buzulları, derin vadileri, Savaşçı Kavimlerin yerleşmek için buraları kendilerine uygun görmelerine engel olmamıştır.

Dağlar bu kavimlerin yaşamlarını güvenli kılmış, iniş çıkışlardaki zorluklar, tırmanma güçlükleri onların saldırgan düşmanlarını daima korkutmuştur.

Verimli dağ otlakları, Savaşçı Kavimler' in yaşamlarında çok büyük ve vazgeçilmez bir yer tutan atları ve hayvanla­rı için önemli değerlerdir. Ova otlakları güneşten kavrulur­ken, dağın besleyici ve gür çayırlan daima taze ve yeşildir.

Ovalann yaşamı zorlaştıran su taşkınlarına, bataklıklara geçit verişi, saldın, işgal ve tahrip ordularının tehditlerine açık olması, Savaşçı Kavimler' in dağlardaki yaşamlarının doğruluğuna işaret etmektedir.

Istranca Dağları, Savaşçı Kavim Traklar' ın Trakya Bölgesi' nde, yaşamlarını sürdürdükleri gizemli, vakur ve geçit vermez ulu ormanları ile tarihin ta kendisidir.

Trakya' nın kuzeydoğusundaki dağlar, Karadeniz kıyıları ile Ergene Havzası arasında güneydoğu-kuzeybatı doğrul­tusunda uzanmaktadır. Terkos Gölü' nün güney ve batısın­daki, yaklaşık 281 metre yüksekliğindeki Yamaçtepe ile başlayarak, Karadeniz kıyısı boyunca yavaş yavaş yükse­lerek ve genişleyerek devam ederler.

Demirköy, Kırklareli arasında yer alan Mahya Dağı' nda yükseklik 1.031 metredir. Dağların bu kesimi, yeşilin her tonunun izlenebildiği, uçsuz bucaksız bir orman denizi gi­bidir. Mahya Dağı ormanlan, Traklar' a ait antik yolları giz­lemekte ve korumaktadır. Bence bu dağlar ve ormanlar in­sanı büyüleyecek kadar güzel ve muhteşemdirler.

Istranca Dağları, Mahya Dağı' nın ötesinde, Türkiye Bul­garistan sınırı üzerinde, Karadeniz kıyılarından Tuna Çayı Boğazı' na kadar yayılan geniş bir tepelik alan halini alır. Bu bölgedeki dağlarda billurlu şistler ve granit tipinde kayaçlar, Karadeniz kıyısında anderzitler, tebeşir ve eyosen katmanları, Ergene ovasına bakan iç. kısımlarında eyosen kireçli taşlar çoğunluktadır.

Trakya' nın orta-kuzey bölgesinde yer alan Kofcaz dağlık bölgesi ile Kayalı Baraj Gölü arasındaki platoda, arazi şek­li değişiklik göstennekte ve bu bölgede çok sivri ve yalçın kayalıklı dağlar ön plana çıkmaktadır.

Traklar' ın tipleri yerli Balkan kökenlidir. Ancak bu bölge­nin yerli halkının, Asya' nın ilk göçü ile, önce kuzeye son­ra da Avrupa' nın içlerine ve Balkanlara inen uzun boylu, sarışın açık renk gözlü insanlar olduğunu unutmamak ge­rekir.

Bu tanıma giren Traklar kuzeylidirler. Urallar' dan gelen kuzeyliler.

Eski dönemlere ait yazılı kaynaklarda, Trak askerlerinin tasvirleri çok ayrıntılı olarak yapılmaktadır... Bu tasvirler, iri cüsseli erkekleri anlatmaktadır. "İlk önce Traklar ilerli­yordu, en çok da bunların görünüşleri korku veriyordu. Parlak büyük kalkardı, bacakları zırhlı, iri silahları olan, sarışın muazzam cüsseîi erkeklerdi bunlar."

Bu tasvirlerdeki erkekler, kuzeydeki Hyperborealı, Altaylı ve Yakutlu erkek tasvirlerine, Trak soyundan gelen Gerullar'ın görünümlerine, zaman içinde biraz ilerlesek, Kelt ve Galat erkeklerine ne kadar benziyor! Yapılan tarif ile, say­dığım bütün bu kavimlerin erkeklerini anlatabiliyor olmak çok ilginç.

Bu aynı soyun, tarih içinde ilerlemesinden, yolculuğunun hayli uzun ve zorlu bölgelere kadar devanı etmesinden başka bir şey değil bence...

Ancak Traklar, bu uzun yolculukta, Kuzey Avrupa ırk ti­pinin çok kuvvetli bir temsilcisi de olmuşlardır.


Büyük Traklar

Kökleri onbinlerce yıl evveline dayanan Beyaz Irk. Orta Asya' daki yurtlarından kuzeye ve kuzeybatıya doğru göç etmeye başladı. Rusya topraklarından Avrupa' ya, Kuzey Buz Denizi kıyılarından İskandinavya' ya, Baltık Bölgesi' ne, İngiliz Adaları' na ulaştıktan sonra, tekrar Avrupa' nın güneyine doğru ilerlediler.

Baîkanlar' a, Trakya' ya, İtalya' nın güney ve batı kıyıların­daki adalara geldiler. Altaylar' ı baştan başa kaplayan bu ırk, Kafkasya üzerinden Anadolu'  ya geçtikten sonra, tekrar Ege' ye doğru yöneldiler. Bu ırkın insanları bembeyaz tenli, mavi gözlü, altın gibi sapsarı saçlı idiler. Oğuz Türkleri ve kuzeyde Finler, bu ırkın en iyi temsilcileri olmuşlardır.

Traklar' ın torunları olan Galatlar' a ait tasvirlerde; iri yan, uçuşan dalgalı, uzun san saçları olan savaşçılar da bu ırkın temsilcileridirler.

İskitler, Traklar ve Keltler' in ataları da, onbinîerce yıl ön­ce Orta Asya' da Altaylar' da yaşayan bu beyaz ırkın torunlarıdırlar.

Gökyüzünde olan her şeyin yeryüzünde bir yansıması ol­duğuna, içinde yaşadıkları çadırların Gök Kubbesi' ni yan­sıttığına, çadır direğinin gök direği ve Axis Mundi olduğu­na inanan Beyaz Irk' a mensuptular.

Her şeyin kutsal olduğuna, kutsallık dışında başka bir şey olmadığına inanmış insanlardı onlar. Yeryüzünün gö­beği ile Gök Kubbe' nin merkezini birbirine bağlayan Demir Kazık Yıldızı' nın kutsallığına inanıyorlardı.

Dağlar, kutsal oluşumlar ve kozmik merkezlerdi. Dağlara olan inanç, birbirinin akrabası olan iki kavimde, doruk noktasına erişmişti. Hitit ve Trak kavimleriydi bunlar. Ancak biliyoruz ki, atayurtları Altaylar ve Kafkas Dağları idi.

Traklar, kutsal bildikleri dağlarda yaşamlarını sürdürdüler, dağlarda oturdular, dağlarda tapındılar, tıpkı Hititler ve ataları olan Proto Türkler gibi.


Altaylar' dan, Steplerden Batıya ve Adalara Giden Yol

Girit adası İ.Ö. 3. binden başlayarak, tarih sahnesinde yer ılmış ve çok hareketli dönemler geçirmiştir. Kültürlerin geçit noktası olmuş ve Î.Ö. 3. bin-1.200 arasında çok önemli evreler içeren, Eski, Orta ve Geç Minoen devirlerde, özellik­le yapım tekniklerinin çok önemli olduğu, dallardan ve ça­murdan yapılmış yuvarlak planlı kulübeleri ile Neolitik dö­nemde, Anadolu' nun bir parçası, Trakya' nın izdüşümü gi­bi verilerle karşımıza çıkmaktadır. 3. binden itibaren Girit, madene bile sahip bir kültür sergilemekte olup o dönemde Avrupa, kültür bakımından çok geri bir durumdadır. Girit­liler bu tarihten itibaren, denizci olup gemileri ile ticaret yapmaktaydılar. Ancak, Anadolu' dan gelen ve maden kul­lanma geleneğini taşıyan kültür, Kiklad adasına uğradıktan sonra Girit' e ulaşmıştır.

Aynı dönemde, Sicilya ve Güney İtalya' da gelişen bir kül­tür birliği, İtalya' nın kuzeyine uğramadan, Girit ve Kiklad Adaları' na paralel bir görünüm almıştır.

Sicilya ve Güney İtalya' da, Girit' te görüldüğü gibi, dallar­dan ve çamur sıva kullanılarak yapılan, yuvarlak planlı ku­lübeler, çukur mezarlar kullanılmaktadır.

Balıkçılıkla geçinen bu halk, keçi, koyun, domuz gibi ba­zı evcil hayvanları da yetiştirmekteydi. Çanak çömlekleri basit bir görünümdeydi, ancak içlerinde İllirya yolu ile Teselya' dan gelen boyalı çanak çömlek de bulunmaktaydı.

Aynı kültürel görüntü Korfu, Malta ve Sardunya Adaları' nda da izlenmekteydi. Bu yerlerdeki kültürel birlik, takip edilen bir istila ve göç yolunun üzerinde idi.

Tarihlerde ve destanlarda karşımıza çıkan Kentauros, te­pegöz dev motifleri, kyklopien taş duvarlarla yapılmış olan yapılar, megalit kültür öğeleri, anıtsal dikili taşlar, Phaiaklar ve onların çok hızlı giden gemileri, boğa kültürü, Homeros destanlarında, Odysseus' un karşılaştığı, mağarada ya­şayan koyun, keçi yetiştiren devler ve onların çok iri taşlar­dan yapılmış avluları, et yeme ve şarap içme alışkanlıkları ile daha pek çok olay, yukarıda belirtilen yol üzerindeki bölgelerde yeniden karşımıza çıkmaktadır.

Sonra bu kültür yayı Trakya Bölgesi' ne, Balkanlar' a ve kuzeye doğm kıvrıla kıvrıla ve gelişerek yoluna devam et­mektedir.

Tuna havzasında, Moravya' da su kıyıları boyunca rastla­nan ufak yerleşim bölgelerinde, yine dallardan yapılmış, çamur sıvalı ve ovale yakın planlı kulübelerde yaşamışlar­dır.

İ.Ö. 2.500' den önce, Asya' dan gelen bir göç dalgası, Avrupa' ya ulaştığı zaman iki ayrı kola ayrılarak ilerlemiş ol­malıdır. Bu kollardan biri Tuna, Transilvanya ve Güney Rusya' ya yönelmiş, diğerleri ise Teselya' ya doğru inmiştir.

İ.Ö. 3. binde ise Güneybatı Anadolu' dan Kiklatlar ve Gi­rit yönünde bir akım olduğunu çok iyi bilmekteyiz. Aslın­da, boyalı keramiği getiren bu göç dalgasından önce de Al­taylar' dan, özellikle kuzeyden gelen bir göç daha olduğunu unutmamak gerekmektedir.

Bu yeni göç dalgası ile, bozkırlar kültürü Avrupa' ya gel­miştir. Bu tarihten itibaren görülmeye başlayan neolitik kurganların sayısız örnekleri, Kafkasya' nın kuzeyindeki bölgelerde ve Volga ile Dinyeper nehirlerinin arasındaki steplerde bulunmakladır.

İ.Ö. 3. binin ortalarına doğru Asya ve Avrupa'da çok

önemli kavimlerin hareketlenmeye başladıkları, steplerdeki iklim değişikliklerinin de rol oynaması ile göçlerle geçen yeni bir dönem yaşanmıştır.

Bu göçlerde. Altaylar' dan çıkan kavimler kuzeye, batıya, Kafkaslar' a ve Anadolu' ya doğru yayılmaya başlamıştır. Batıya ve güneybatıya doğru yayıldığı sırada, stepler halkı göç hareketlerini kuzey ve kuzeybatıya doğru devam ettir­miştir.


İskitler'in Kimliği

Aralarında etnik grupların çokluğu ve dış güçlerin, özel­likle madenlerin çekiciliği ile her fırsatta savaş ortamı ya­ratmak istemeleri ve bu sırada beylikler arasındaki rekabet, Trak ve İskit kavimlerini çoğu kez karşı karsıya gelen iki ayrı toplum konumuna getirmiştir. Ancak bu iki toplum, kültürleri ve ataları aynı olan çok büyük bir kavimdir. Ço­ğu kez iç içe olmamaya dikkat etmişler, ancak daima birbir­lerinin yanıbaşmda olmuşlardır. Aralarında pek çok müca­dele olmuş, ancak bunlar beylikler arası, aileler arası çekiş­meler, çekememezlikler ve üstünlük sağlama gayretleri ile meydana gelmiştir. Giyimleri, silahlan, sanatları, savaş tek­nikleri, dini inanç sistemleri aynı olan bu iki toplum, yaşa­dıkları ve tercih ettikleri bölgeler açısından değişiklikler göstermişlerdir, İskitler' i ve Traklar' ı birbirlerinden ayrı olarak ele almak, ya da birbirlerine yabancı iki kavimmiş gibi göstermek çok yanlış olacaktır. Yaşam biçimleri, doğa ile yakınlıkları, mitolojileri, ölüm ve gömme ile ilgili gele­nekleri bile birbirlerinden ayrı düşünülemez. Ancak İskitler' in, Kafkas gelenekleri ile, Traklar' ın da sonradan edin­dikleri Balkan gelenekleri, ortak Altaylar adetleriyle birleş­tiğinde, ortaya çok zengin ve görkemli bir yaşam, bir kül­tür mozaiği çıkmaktadır.

Kimmerler ise, bu iki kavmin çok yakın akrabalarıdır. İs­kitler ve Kimmerler arasındaki çekişmeler de, savaşlar da doğal kaynaklarla, topraklarla ve beylik kavgaları ile ilgili olarak gelişmiştir. Ekonomik üstünlükler söz konusu oldu­ğunda atalarının aynı olması ikinci planda kalmıştır.

Orta Asya Kültürümde, Anav kazılarında, İ.Ö. 7.800, 7.200 ve 7.100 tarihlerine ulaşılmış ve burada kerpiç mi­mari, hayvan ve besin yetiştiriciliğine rastlanmıştır. Bu şartlar altında pek çok kavmin, gelişmiş kültürlerinde nere­den köken aldıkları daha iyi anlaşılmaktadır.

İ.Ö. 8. binde yeniden başlayan göçlerle yayılan bu geliş­miş kültür, gittiği her bölgenin otokton halkını eğitmiş ve kendisine benzetmiş, ancak göç etmeyip yerlerinde kalan­lar da değişimlere uğramışlardır.

 

altinelbiseliadam

Kazakistan Issıq Kurganı Buluntusu İskit Savaşçısı Altın Elbiseli Adam


Fin kavimlerinde, Kuzey kavimlerinde, Keltler' de, Cer­menler ve Traklar' da, Kafkas ve Hattiler' de inanç sistemle­rindeki dinsel ve şamanist öğeler ya birbirlerinin aynıdır ya da çok benzemektedir. Nart destanları ve Balder efsaneleri de birbirlerine çok yakındırlar.

Kültürlerin benzeşmesi, büyük bir devamlılığı, binlerce yıl sürüp giden bir etkileşimi gösterir. Bu etkileşim; dinsel inanç sistemlerinde, konut biçimlerinde, giyim ve takıda, silahta, yaşam biçimlerinde, ölü maskelerinde, ölüm gele­neklerinde, dans ve müzikte, efsanelerde, ozanlarda, kısa­ca tüm hayat tarzlarında kendini göstermiştir.

Yayık ve Ural Nehirleri' nden, Ural Dağları' na, Tuna Neh­ri ve Güneydoğu Avrupa bozkırlarına, İdil, Don, Dinyeper Nehirleri' ne, Karadeniz ve Azak denizlerine, Kafkas Dağları' ndan, Hazar Denizimin kuzeyine, Amuderya kıyılarına, Altaylar' a, Kuzey Buz Denizi kıyılarına kadar olan toprak­larda; arabalarda, keçe çadırlarda, iğmeli barınaklarda yaşayan, hayvan yetiştiren, avcılık yapan, kutsal saydığı atm sırtından inmeyen, savaşçı ve aynı kökten türemiş halklar yaşamaktaydılar. Bu kavimler zaman içinde devamlı olarak yer değiştirerek birbirlerinden ayrıldılar, bölündüler, hatta birbirleri üe savaştılar, ancak aynı kök ve kültürden geldik­lerini unutmadılar.

 

kdw-25-4

 

kdw-187-4

İskitlerin Mükemmel Altın İşçiliğine İki Örnek


Haritaya baktığımızda, İskitya kıyılarının, Trakya kıyıla­rının devamı olduğunu görürüz, Agathyrisler, Neuriler, Androphaglar, Melankhlenoslar, Sauromat ve Gelonîar, Budiler, Hyperborealüar, İssedonlar... hepsi İskit halkındandırlar ve ayn ayrı beylikler olarak yaşarlar. Ancak Rus ta­rihçileri; Hyperborea, İssedon ve Androphagiarın Fin ka­vimleri olduğunu söylemektedirler.

İskit ve Fin kavimlerinin, Altaylar' dan ayrılan halklardan olduklarını bildiğimize göre, bu durumda yine gruplaşma­lar sonucunda birbirlerinden ayrılan ve ayrı beylikler ola­rak yaşamların sürdüren, tek bir kavmin kollarından söz edilmektedir. Yaşadıkları bölgelere göre kültürlerini gelişti­ren, yerli halkın konuştuğu dillerden etkilenen ancak savaş durumunda, gerektiğinde bir araya gelerek dayanışma ha­line geçebilen topluluklardan söz etmekteyiz.

Finler; Beyaz Gözlü Çudlar, Zavoloska Çudlar, Mordvinler, Lugorlar gibi gruplara ayrıldılar. Kuzeydeki ülkelere ge­lince; örneğin "10. yüzyılda Kimak Kültürü'nden kopan Kıpçaklar, batıya doğru hareketlenmişler, orada zengin Ka­radeniz bozkırlarına yerleşerek Kuman ismini almışlardır." (L N, Gumilöv, Hazar Çevresinde Bin Yıl, 279)

Kafkas kavimleri, İskitler, Traklar, Luvi kökenli halklar, Ege halkları, Anadolu halkları; Kıpçak ve Kuman örneğin­de olduğu gibi, gittikleri topraklarda değişik isimler alarak, varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Yeni isim, gidilen bölgenin dağ veya akarsulardan birinin adı olabileceği gibi tamamen değişik, bir kahraman veya başka bir yerin ismi olabiliyordu.

Zaman içinde İskit, Kimmer, Trak, Frig, Mysialılar, Massagetler, Osetler, Alanlar, Hunlar, Daçlar, Trak ve iskit kav­mi gibi değişik isimlerle anılmışlar ve tarih içindeki yerleri­ni almışlardır.

Kavimler içindeki gruplar, bazen diğerlerinden ayrılarak beraber yaşıyorlar, ancak bunlar kısa süreli beraberlikler oluyordu. Atlı ve Savaşçı Kavimler' den, özellikle Trak ve İs­kit kavimleri, özgürlüklerine çok bağlıydılar ve kimsenin boyunduruğuna girmezlerdi. Kısa vadeli de olsa, bir Trak kabile veya boy reisinin bir diğerinin varlığına tahammül göstermesi düşünülemezdi.

Göçebe ve Adı Kavimler' de varlık gösteren birimler, kü­çük veya büyük olsun, özgürlüklerinin kısıtlanmayacağı bir düzen kurup, onu devam ettirmeye çalışmışlardır. Traklar, İskitler, Hunlar ve bütün Orta Asya kavimleri, özellikle son zamanlarına kadar bu düzeni korumak istemişlerdir.

Boy dediğimiz gruplar, çoğaldıkça parçalanan ve sonra yeniden oluşan birlikler şeklinde idiler. Önceleri kan bağı ile bağlı olan küçük birlikler, zamanla daha büyük gruplar haline gelmişlerdi.

Dağlar, ormanlar ve ırmak boylan, bu grupların oluşum yerleri olarak seçilmişlerdi. Aileler de zamanla büyük soy­ları meydana getiriyorlardı. Oluşturulan boy veya kabilele­rin başı, beyi vardı ve bu kişi aynı zamanda komutan gö­revi görüyordu.

İskit kavmi, kendine ait çok geniş topraklar üzerinde, ay­rı ayrı varlık gösteren birçok kabileden oluşmuştur. Ancak bu topluluklar içinde bir takım etnik gruplaşmalar da var­dı. Sonuç olarak İskitler' de de değişik dil grupları ve lehçe­ler oluşmuştur.

"İskitler, işlerini görebilmek için yedi tercüman kullanır­lar, çünkü oralarda birbirinden ayrı yedi dü konuşulur." (Herodot, 4, 24)

İskit kavmini oluşturan bu halklar, zaman zaman arala­rında çatışmakta ve hatta birbirlerinin göçlerine sebep ol­maktadırlar. Ancak bu, çok geniş sınırlar içinde yaşayan bu kavim için garipsenecek bir durum değildir. Aynı şey bütün büyük kavimler için de geçerlidir. Beylikler arası, aile içi kavgalar ve çatışmalar, her şeye rağmen bütünün varlık göstermesine engel olmaktadır. İskit, Trak, Hitit kavimleri bu tür çatışmaları çok yaşamışlardır.

Ancak Savaşçı ve Atlı Kavimler, geniş toprakları içerisin­de özgür kabilelerin varlıklarına rağmen, adım koruyabile­cek güce ve disipline daima sahip olmuşlar ve zor olanı başarmışlardır.

İskitler, daha çok doğuda, Traklar daha çok batıda kalma­yı tercih etmişlerdir. İskitler' in bulunduğu bölgelerde doğa şartları, onların arabalarda yaşamalarına daha uygun düz­lükler, akarsu kıyılan meydana getirmiştir.

Traklar yaşamlarını, ormanlarla kaplı dağlık bölgelerde sürdürmekten yana olmuşlar ve kültürlerinin karakteristiği olan, dağlık, kayalık bölgelerden kopmamaya çalışmışlar­dır. Kültürlerini binlerce yıl boyunca, çok geniş bir coğraf­yada, değişik adlar altında devam ettirmişlerdir.

Dorlar, Kafkaslar üzerinden gelerek, Anadolu' ya ve Av­rupa' ya yayılmış bir kavimdir. Karlar, Leleg ve Luviler, Pelasglar: hepsi de Anadolu' dan gelen halklardır. Görüldüğü, gibi daima geliş noktaları, aşağı yukarı aynı bölgeler olan halklardan bahsedilmektedir.

Örneğin Ulirya' nın doğusunda, Kuzey Makedonya' da oturan Paionialılar, İlliryalılar ve gruba bağlı olan Aunietitz, Lusace, Knovitz kültürlerini taşıyan halklar, Tuna çevresinde gelişen Marshwitz ve Altheim-Mondsee kültür­leri, Daç Kültürü öncesi Pannortya Kültürü, Daçlar Keltler, Anadolu' da Frigyalılar, Mysialılar, Bithynyahlar. Traklar' ın farklı bölgelerde, farklı adlar ile bilinen kollarındandırlar.

Hepsi de, İskit ve Kimmerler gibi aynı kültürden gelmektedirler.

Ya savaşçı Gerullar kimlerdi? Kimileri onlara İskit, kimi­leri Trak dediler.

Bütün bu Savaşçı Kavimler; bulundukları bölgelerin do­ğal özelliklerine göre ayrıntılarda farklılıklar gösterse de; taş anıtları, kaya barınakları, iğmeli yapıları, silahları, de­mir ve altınla olan yakınlıkları, savaş biçimleri, gömme adetleri, tümülüsleri ve inanç sistemleriyle birbirine sıkı sı­kıya bağlı idi.

Altaylar' da gelişen kültür ve oradan göçlerle ayrılan ka­vimlerin kültürleri, destanlar, mitoslar incelendiğinde daha ayrıntılı olarak karşımıza çıkıyorlar.

İskitler ve Hunlar' ın bilinen yönleri, Traklar' ın bilmediği­miz yönlerini tamamlıyor. Ural kültürlerinde çok iyi incele­me imkanımız olan; giyim, yemek, günlük yaşam, Trak­lar' ın eksikliklerini tamamlayan bilgiler oluyor.

Hatti, Hitit, Trak ve Frig kültürlerinin karakteristiği olan dağ ve kaya kültleri, kutsal dağ ve kutsal kayalar, kavim­ler arasındaki devamlılığın bilincinde olarak daha başka bir anlam kazanıyorlar.

Kyklopien duvarları inşa eden ırkın, Kafkaslardan doğ­ru, yoluna başladığım bilmek, dağ ve kaya kültlerine de anlam kazandırıyor. Bu kültlere sahip kavimler, birbirlerine uzak olmayan bölgelerde, birbirleri ile çakışan yollar izle­mişlerdir.

Aradaki zaman ve mekân farkları; bağlantıların varlığını, binlerce yıllık serüveni ortadan kaldırmaya yetmemiştir. Bu da çok güzel ve gizemli bir gerçektir,

Destanlar, efsaneler, şarkılar, gelenek ve görenekler çok uzun yolculuklarda çok uzun yollar aşmışlardır. Ancak öz­leri bir olmasına rağmen bazen kahramanların, kutsal dağ, kaya ve nehirlerin adları değişmiştir.


Destanlardaki Traklar

Klasik Çağ Yunan yazarları, Bithynler' in Trak dili konuş­tuklarım, Trak kökenli olduklarım söyler ve onlardan Asya Trakları olarak bahsederler. (A, Erzen. ilk Çağ Tarihi Trak­ya. 75-76)

Trak kabileleri İ.Ö. 2. binin ortasından beri Balkanlar' da ve Anadolu' da çok önemli roller oynamışlardır. Trak kabi­lelerinin doğuya doğru yayılmaları, bölgedeki siyasi denge­yi baştan başa değiştirmiştir, İlyada' da Traklar' ın, Troyalılar' ın dostu olarak görülmeleri rastlantı değildir.

Traklarla Grekler arasındaki ilişkiler İ.Ö. 12. yüzyıldan beri bozulmuştur. Ancak İ.Ö. 2. binden itibaren Traklar' ın Grek ve Myken dünyasında çok önemli etkileri olmuştur. Yunanlılar' ın Savaş Tanrısı Ares' in ana vatanı Trakya' dır.

Erken devir Grek dünyasında, Homer destanlarında, Trak kabilelerinden Sintislerin ve Kikonlar' ın adı geçer. Bunlar Nestos Nehri ve Karadeniz arasında oturmuş iki Trak kabilesidir. Özellikle Sintisler' in Lemnos (Limni) adasında bu­lunmuş olmaları, Trak kabilelerinin ne şekilde göç ettikleri hakkında iyi bir fikir verir. Homer kayıtlarına göre Sintis­ler' in, Lemnos adasının en eski halkı olduklarına anlatılmaktadır. Yine Homeros' un Odysseia destanında, Sintisler' in Grek değil, Trak kökenli oldukları belirtilmektedir.

Bütün bu göçler Kikonlar' ın ana vatanlarını ve kabile bir­liklerini etkilemiştir. Kikonlar, Biston Gölü ile Meriç (Nebros) Nehri' nin aşağı mecrasındaki bölgede oturuyorlardı. Birkaç oymağa ayrılmışlardı. Bu göçlerin getirdiği huzur­suz ortamda, bazı küçük kabileler tekrar bağımsız oldular, ancak Kikonlar' ın büyük kısmı oturdukları yerden ayrılma­dılar. Zaten Kikonlar, Hekataios ve Herodot için Trakya' da oturan yerli halktır. Ancak bir kısım Kikonlar, Anadolu' ya geçip, orada yerleşmek zorunda kalmışlardır. İstanbul Boğazı' nın Anadolu sahilinde bir yerin Kikonion adını taşıyor olması da mutlaka rastlantı değildir. (A. Erzen, adı geçen eser, 78-79)

Homeros, İlyada' sında, Troya savaşını anlatırken, her bir satırda o dönemin savaş şeklinden, inançlarından, mitolo­jik kahramanlarından ve tanrılarından, aşklarından, ölü­mlerinden, insanların giysilerinden, rakılarından, silahları­ndan ve kavimlerin bilinen önemli özelliklerinden, otur­dukları yerlerden, doğadan ve tarihi yerlerinden söz ediyor.

Zaman içinde ilerledikçe, Trak kabilelerinin, adları, otur­dukları bölgeleri ayrıntılı olarak ele almak doğru olacaktır.

Trak kabilelerinin adları Grekçe ve Latince olarak zama­nımıza kadar gelmiştir. Traklar, bilinen kabile adlarının dı­şında bazı karakterisitik özelliklerine göre de isimler alır­lardı. Örneğin bazılarına; "Dağlı Traklar", "Kılıç Taşıyan Traklar", "Kralsız Traklar" gibi adlar verilmiştir. Bazen de oturdukları bölgelere göre isim alırlardı-, "Orbeloslu Trak­lar" veya "Harmoslular" gibi.

Birçok kabile, aynı yerde, aynı komşu ve akrabalarının yanında yaşamışlardır. Ancak, Traklar' ın savaşçı ve göçebe bir kavim olduğunu da asla unutmamak gerekir.

Merkezi Trakya, gelişmiş bir Bronz Devri Kültürü göstermekte, Kuzey ve Orta Bulgaristan' a Bronz Devri Kültürü daha yavaş girmektedir. Bronz devri iskan yerlerine ait "Megalitik Taş Daireler" de bu bölgelerde görülmektedir.

Özellikle Galya ve İngiltere' de, İrlanda' da varlık gösteren Druid denilen rahipleri ile tanınan Keltler, Altaylar' da kö­ken bulan Beyaz Irk kavimlerinin torunlarıdır ve Trak so­yundan gelirler.

Çeşitli yönlere ayrılıp giden akraba kabileler Kuzeyde, Baltık' da, İskandinavya' da, İrlanda ve İskoçya' da varlık göstermişlerdir.

Trak kavimleri çeşitli adlar altında, değişik bölgelerde bu­lunmuşlardır. Balkanlar' dan güney yönünde ilerleyerek Anadolu' ya geçmişler ve Galatlar olarak varlıkların sürdür­müşlerdir. Bu arada akrabaları olan Hititler' in egemenlikle­rine de son vermişler, ancak birlikte yaşamaya devam et­mişlerdir.

Kuzey' de Finliler' e tekrar bakalım; açık renk gözleri, sarı saçları, şeffafmış hissi veren beyaz tenleri ve vakur görün­tüleri ile, son Buzul Çağı' ndan beri kuzeydedirler. Altaylar' dan gelen göç dalgaları ile buralara yerleşmişlerdir. On­lar, doğaya tapanların en iyi temsilcilerinden olup, Büyük Şaman Kalavela' nın öykülerini nesiller boyu anlatmaya de­vam etmişlerdir. Şamanların efsanelerde kullandıkları dil ise Elfçedir.

Fin ırkı, beyaz ırkın bu asil temsilcileri, binlerce yıl önce­sinin efsanelerini anlatan şarkılarını kuşaktan kuşağa ak­tararak günümüzde bile söylemektedirler. Bu şarkılar onla­rın on, onbeş bin yıllık tarihlerini anlatmaktadır.

Orta Asya ve Altaylar köken kültürünün mirasçıları olan her kavim, kim olduğunun, nereden geldiğinin öyküsünü, ozanlarının müzik eşliğinde anlattıkları destanlarla gelecek kuşaklara aktarırlardı.


Savaşçı Gerullar

Gerullar' ın kim olduklarına değinmeden, onlarla ilgili bir metinden alman birkaç satırı aktarmak istiyorum.

"Gerullar, İskandinav görünümlü, son derece çevik ve alı­şılmışın dışında uzun boylu idiler". Sarışın ve beyaz tenli olan bu iri yarı askerler, Trak savaşçılarının alışılmış tanım­ları için kullanılan aynı sözcüklerle anlatılmışlardır.

Kimileri, Gerullar için İskit savaşçıları demiştir, kimileri de Trak olduklarını söylemiştir. Ancak her ikisi de doğru­dur. Gerullar, Trak soyundan gelen, İskitler' in akrabaları olan savaşçı bir kavimdir.

Alışılmışın dışında uzun boylu olmak, Kafkasya' da Batı Anadolu' da ve adalarda karşımıza çıkan dev adamları ha­tırlatıyor. Bu uzun boylu insanlara Altaylar' da ve Kuzey Denizi kıyılarında da rastlıyoruz.

Urallar' da da bu uzun boylu insanlara ait mezarlara say­gı gösteriyorlardı. Bu uzun boylu insanlar, kökenini Altaylar, Sibirva ve Rusya bozkırlarından alan ırka aittiler.

Volga ve Yayık kıyıları, Aral Gölü civarı, kum step görü­nümünden tekrar yeşil bitki örtüsüne kavuşunca, iklim ve doğa örtüsünün değişmesiyle birlikte, buraları terk eden Hunlar geri döndüler. 2. yüzyılda, Hazar çevresinde kuru­yan vadileri bırakıp giden Alanlar da buralara dönmek isti­yorlardı ancak, akrabaları olan Hunlarla savaşmaları ge­rekmekteydi.

Atlı ve Savaşçı Kavimler olduklarından, onlara, atları için çok gerekliydi bu yemyeşil topraklar. Aynı soydan gelen kavimlerin, toprak elde etme mücadelesi olacaktı bu. Alanlar' ın arkasında onları destekleyen Gotlar vardı.

Gotlar; Baltık Bölgesi' nden, Azak Denizi' ne, Tisa' dan Tu­na' ya kadar uzanan bir bölgeye egemen olan Traklar' dı.

Gepidler, Yazigiler, Daçya' da yaşayan Vandallar' ın bir bö­lümü, bir Cermen kabilesi olan Tayfallar, Karplar, İskitler, Rosomonlar, kuzeyli olan Venedler, Mordenler, Kuzey Buz Denizi' nin doğusunda yaşayan Çudlar ve Gerullar, Got bir­liğini oluşturmaktaydılar.

Gerullar, savaş gerektiren her an savaşmaya hazır, çok iyi askerlerdi. Bazı kavimler için paralı asker olarak savaşır­lardı. Kral Germanarich tarafından egemenlik altına alınmış olan Gerullar, Azak Denizi kıyılarında yaşamaktaydılar.

Germanarich savaşçılarının egemenlikleri altına aldıkları kabilelerin sayısı onbeş civarında ise de, Gerullar, birliği ayakta tutan güçlerin başında gelmekteydiler. Ancak baskı altına alınınca, doğal olarak Cermenleştirilmişlerdi.

İtalya tarihi bu halktan, Gens Geruiorum adıyla söz eder.


Pontus Hazar-Yamnaya Trak Kültürü'nün Geliştiği Bölge

Herodot, "...Hintlilerden sonra dünyanın en büyük ve en kalabalık topluluğu Traklar' dır", diye yazarak, tarihin de­rinliklerinde karşılaştığımız pek çok kültürün Trak Kültürü ile kesiştiğini anlamamıza yardımcı oluyor ve gözlemleri­nin ne kadar özel ve önemli olduğunu kanıtlıyor.

Savaşçı ve Atlı Bozkırlar Kültürü, Altaylar' dan, Pontus-Hazar Bölgesi' nden, İrlanda' ya kadar kat ettiği mesafe için­de, ortak dillerinde bir takım değişiklikler meydana getir­miş ancak, Slav dili, İrlanda dili, Kelt dili, Frig ve Trak dil­leri kelimelerdeki kökleri ve birtakım ekleri kaybetmeden, anadillerinin tek bir dil olduğuna dair işaretler vermiştir. Aynı kalıtsal atayı paylaşan bu diller, ait oldukları kavimler içinde bir takım lehçe ve lügat farklılıklarına uğramışlardır.

Altaylar' dan başlayan yayılma, binlerce yılla ifade edil­mektedir. Ortak dil ailesinin yayılımmı bile, 6.000 yılı aşkın bir süre içinde takip etmek mümkün olmaktadır. Yayılma hareketi, zaman içinde, atı ve arabayı bilen bir toplum için oldukça hızlı bir şekilde gelişmiştir.

Yüksek hareket gücüne sahip bu gruplar, kuzeybatı ve güneybatıya doğru, nehirler ve bozkırlar boyunca ilerlemiş­lerdir.

Bu arada Kırım ve Balkanlar yönünde ilerleyen gruplar, Pontus-Hazar Bölgesi olarak adlandırılan oldukça geniş bir coğrafyada kalmak istemiş ve aynı gruba ait bir diğer bü­yük topluluk, kuzeye doğru yoluna devam etmiştir. Kuzey bölgelerinde bir süre Finlilerle kalan bu gruplar, zaman içinde İskandinavya, Baltık Bölgesi, İngiliz Adaları, Kuzey ve Orta Avrupa' ya geçmiş, Balkanların tamamında varlık göstermiş ve bu arada Trakya Bölgesi' nde, tekrar akrabaları olan Pontus-Hazar toplulukları ile karşılaşmışlardır.

Pontus-Hazar Bölgesi'ndeki grup ise, Kafkaslar yönünde yayılmalara başlamış, Anadolu' ya girmiş ve Altaylar' dan gelip, Anadolu' nun güneybatısına geçenlerle de karışarak, Ege Adaları yolu ile Yunanistan' a girmiştir.

Bu arada Sicilya ve Sardunya Adaları da bu gruplar tara­fından, yaşam yeri olarak seçilmiştir, istila demiyorum, çünkü bütün bu hareketlerde fazla zorlama ve şiddet ya­şanmamıştır. Ulaşılan bütün bu yerlerde, kendilerinden ön­ceki göçler sırasında buralara gelen aynı kökenli akraba halklar yaşamaktaymış. Zaten buraların yerli halkı da, ilk göçlerden itibaren, yeni gelenlerin gelişmiş kültürlerini be­nimsemişlerdir.

Bu arada Balkanlar' da, Daçyalılar, Getler ve İliryalılar, Traklarla aynı etnik grup içinde kalmışlardır. Aslında bili­yoruz ki, Traklar' ın büyük bir kısmı kuzeyden gelmişlerdir.

Keltler ve Gerullar Traklar' ın soyundandırlar ve Keltler çok büyük bir coğrafyada varlık göstermişlerdir.

Daha sonra Slavlar' a baktığımızda, İ.Ö. 2.000-1.500' lerde Orta Dinyeper ve Yukarı Vistül Bölgesi' nde Komorov Kompleksi'ni ve daha kuzeydoğuda Trzciniec Kültürü'nü görmekteyiz.

Slavlar' ın varlık gösterdikleri bölge ise Herodotos' un İs­kitli Çiftçiler' in yerleşme bölgesi olarak gösterdiği çok ge­niş bir coğrafyadır.

O halde İskitli Çiftçiler, Demir Çağ Slavları' dır. Özellikle inanç sistemleri, gelenekleri aynı kalmıştır ve değişen sa­dece isimleri olmuştur.

İskitler' in, Traklar' ın bir kolu olduğunu, değişik görüşle­ri paylaşan kabile reislerinin, entrikaların etkisiyle, yan ya­na, ancak gergin bir beraberlik içinde yaşadıklarını da bilmekteyiz.

Pontus-Hazar Bölgesi, Rusya bozkırlarının kuzeyine ka­dar yayılarak yaşayan İskitler' in varlık gösterdikleri ana bölgedir. Pontus-Hazar Bölgesi' nde gelişen En Erken Eneolitik Kültürler ve özellikle Sredny-Stog Kültürü ve daha sonraki Yamnaya Eneolitik Kültürü, en eski Trak kültürlerindendir.

Keltler' in Demir Çağı' ndaki ataları olan Traklar, yerleşik ve göçebe unsurların Bronz Çağındaki kaynaşmaları ile Trak­yalılar olarak şekillenmişlerdir.

6.000 yıl önce gelenlerin nesilleri, İlk Neolitik Kültürler' in aşamalı gelişimlerini Balkanlar ve çevresinde, Pontus-Ha­zar Bölgesi' nde gerçekleştirdiler.

Vistül' den Dinyeper' e uzanan tarihsel bağlantılı Donets Kültürü, Vistül' den Volga' ya kadar İ.Ö. 5,000' lerde, Sredny-Stog ve Yamnaya, Kuzey Denizi ile Volga-Urallar arasındaki muazzam dil bütünlüğü ve Altaylar ana kültür bölgesi...

Aslında bu muazzam coğrafya içerisinde gerçekleşen bu kültür etkileşimi ve evrimi sırasında, izlenen tek şey ka­vimlerin kesintisiz varlıkları olmuştur.

Trak Kültürü aşamalı bir evrim geçirmiştir, ancak onu güçlü kılan, Demir Çağı' ndan Bronz Çağı' na kadar olan te­mel kültür devamlılığıdır.

Trak kavimleri varlık gösterdikleri her bölgede, kuvvetli, özgürlükçü ve savaşçı kimlikleriyle, toplumlar üzerinde et­kili olmuşlar, kitleleri egemenlikleri altına alıp, kültürlerini onlara öğretmişler, onları davranış ve kafa yapısı olarak kendilerine benzetmişler, ancak baskı uygulamamışlardır.

Savaşçı ve göçebe kavim sıfatını daima ön planda tutan, özgürlüklerine düşkün, her an hareket halinde olmaya alı­şık Traklar, geldikleri yerlere seçkin savaşçılarını, bazı ge­rekli grupları bıraktıktan sonra yerlerini değiştirmişlerdir.

Gittikleri yerlerin halklarının özlerini kendilerine benzet­tikten sonra, oradan ayrılsalar bile, o halk Trak olarak, on­ların kültürüne bürünmüş olarak yaşamına devam ederdi.

Pontus-Hazar Bölgesi' nde, bu seçkin ve özgürlükçü sını­fın, üstün köken geleneklerine sahip çıkan bu etkin grubun merkezleştiğini kabul edebiliriz.

Sanki bu merkezden, gerektiğinde dört bir yöne seçkin ve etkin gruplar görev için atlarına, arabalarına binerek yolla­ra çıkmışlardır.

Kendi aralarında bile çok fazla kabilelere bölünmüş olan Trak Kavmi, küçük grupların hareket kabiliyetleri, kalaba­lık olanlara göre daha kolay olduğundan, savaşlarda birbir­lerine yakın, ancak barış zamanında, her biri kendi bölge­sinde özgürce yaşamayı bir hayat tarzı olarak benimsemiş ve bunu tüm bu yabancı kavimlere de kabul ettirmişlerdir.

Traklar İskit' tir, Hititler' dir, Keltler ve Frigler'dir. Gerullar onların serbest askerleri, Amazonlar da onların kadın sa­vaşçılarıdırlar.

Kykloplar, Kafkasyalı dev adamlar, Tepegözler onların so­yundandırlar, ancak hepsi de kendi adları ile anılırlar. Öz­lerinde Trak Kültürü vardır, bu da onlar için yeterlidir.

Trak Kavimleri destansı, efsanevi insanların bir araya gelmeleri ile Altaylar' dan, Gök Tanrı'dan aldıkları güçle ta­rih boyunca varlık göstermişlerdir.