Megalit Kültürler

Megalit Kültürlerin Yaratıcıları ve Savaşçı Kavimlerin Atalarının Binlerce Yıl Süren Göç Hareketleri

İ.Ö. 30.000 yıllarında anayurtları Orta Asya' dan, Ural-Altay Bölgesi ile Pamir Ovası ve Sibirya' yı kapsayan oldukça geniş bir coğrafyadan büyük iklim değişiklikleri ile göçlere başlayan kavimler, bu göç hareketlerine değişik zaman dilimleri içerisinde süreklilik kazandırmışlardır.

Göç yolları üzerinde bulunan Kuzeydoğu ve Kuzeybatı Asya' ya, Doğu, Batı ve Kuzey Avrupa' ya, Anadolu ve Ortadoğu' ya, Kuzey Afrika, Amerika ve Akdeniz adalarından Balkanlar' a kadar, özetle ulaşabildikleri tüm kara parçala¬ına üstün özellikteki kültürlerini, ileri bir teknikle yaptıkları aletlerini, taş, kemik ve topraktan heykelciklerini, inanç sistemlerini, ölü gömme adetlerini ve tüm yaşam biçimlerini götürmüşlerdir.

İleri kalitede resimlerle olağanüstü bir nitelik kazanan kutsal mağaralar Sibirya, Avrasya, Macaristan ve Balkanlar' daki yaşam birimleri, deri giysileri, koruyucu gocukları ve özel başlıkları, simgesel objeleri, takıları, törenle gömülen ölüleri, bu insanların kültürlü ve organize toplumlar olduklarının delilleridir.

İ.Ö. 30.000 ve 8.000 arasına tarihlenen kültürel verilerdeki süreklilik ise bu toplumun çok üstün ve yerleşmiş bir köken kültüre sahip olduğunu göstermektedir.

Baykal Gölü ve Ural Dağları bölgeleri, Rusya topraklan, İsveç, İspanya ve İngiliz Adalan, Fransa ve Balkanlar'da aynı geleneklere sahip ve özellikte "İğmeli Evler"e rastlanması, inanç kültürü verilerine ulaşılmış olması da bu yayılmanın doğal sonuçlarıdır.

Doğu Anadolu' da İ.Ö. 13 binlerde Orta Asya karakterli kaya resimlerine ulaşılmıştır.

Bu göç hareketleri sırasında İ.Ö. 1. yüzyıla kadar gelişmiş evrensel uygarlıkların kavimleri çok çeşitli isimlerle tarih sahnesine çıkan kollara, boylara ayrılmışlar ve zaman içinde "Ölülerini Kırmızı Aşı Boyasına Boyayan Halklar", "Kurganlar Halkları", "Çift Taraflı Balta Taşıyan Halklar" ve "Savaşçı Atlı Kavimler" olarak çok özel isimlerle anılmışlardır.

Bu göç hareketleri belirli aralıklarla dört kol halinde devam etmiştir.

Birinci kol, Ural-Altay Bölgesi, Baykal Gölü, Sibirya, Kuzey Buz Denizi kıyılarına; ikinci kol, Kuzey Asya, Kuzey Avrupa, İngiliz Adaları, Batı Avrupa yönüne, üçüncü kol, Altaylar, Kafkasya, Anadolu, Balkanlar ve Ege Adaları; dördüncü kol ise, Altaylar, Kafkasya, Kırım'ın kuzeyinden Karadeniz Bölgesi, Balkanlar ve Avrupa'nın iç kesimlerine doğru sürekli hareketlilik kazanmıştır.

Gelişmiş Ural-Altay Köken Kültürü Kavimleri İ.Ö. 15.000, 11.000 ve 1.000 tarihlerinde yoğun bir şekilde "Megalitik Kültür" ile tarih sahnesine çıkarlar. Anıtsal menhirler, tümülüsler, kaya ve taşların kullanımıyla oluşturulmuş "Kutsal Alanlar" da onlarla birlikte zaman içindeki yerlerini almışlardır.

Çok uzun boylu ve sarışın olan bu insanlar, ölüleri için kutsal kırmızı aşı boyası kullanmışlar, ölülerini yakmışlar, yılanın insan hayatı ile yakından ilgisi olduğuna, ölümden sonra insan ruhunun bir yılan tarafından taşındığına, onların kutsal olduklarına ve öldürülemiyeceklerine inanmışlardır.

Ancak gerçek olan çok önemli bir noktayı vurgulamak gerekmektedir: Megalitik Kültür' de meydana getirilen hiç bir yaşamsal anıt ve Kutsal Alan asla rastlantısal oluşturul¬mamıştır. Yapılan her şey çok özel ve ince hesaplamalar, çok ayrıntılı kurgular sonucunda ortaya çıkmışlardır.

Arkeoloji, astronomi, geometri ilimleri bir araya gelerek Megalitik Bilimini ancak değerlendirebileceklerdir.

İngiliz Adaları ve İrlanda' nın Kutsal Megalitik Alanları Stonehenge Kültürü

İngiltere, İskoçya Orkney ve İrlanda' nın yeşil doğa örtüsü içinde anıtsallıkları ve kutsallıkları iyice belirginleşen ve devleşen megalitler ve megalitik alanlar, Ural-Altaylar' dan gelen kültürün en etkin temsilcileridirler.

Özellikle İngiltere' de yoğun bir şekilde karşılaşılan bu kutsal alanlardan en büyüğü olan Stonehenge, Wessex Kültürü denilen ve muazzam kalıntılardan oluşan Salisbury Ovası' nda çok zengin bir megalitik mirasın odağıdır.

Stonehenge, dev taşların etkileyici bir şekilde bir araya getirilmiş olmasından çok daha fazlasıdır. Kuzeybatı Avrupa' da çok fazla sayıda var olan taş dairelerin görkemli örneklerinden biri olan Stonehenge, halka şeklinde yükseltilmiş muazzam ağırlıktaki lentolarıyla her konumda diğerlerinden çok farklı bir şekildedir.

Aslında bu çok eski gri ve mavi taşlar günümüzde de pek çok bilinmezliklerini, sırlarını hala korumaktadırlar. Anıtın kurulu olduğu bölge, bütün aynntılanyla birlikte 3 km.' den fazla uzunluğu ve 420 ayak genişliği ile 100 dönümlük bir araziyi kapsamaktadır. İç içe halkalardan meydana gelen, ortasında zamanımıza kadar görkemlerini koruyan 5 anıtsal trilithondan (iki dikey ve bir yatay taştan oluşan üçlü grup), merkezdeki sunak taşından, çevredeki 4 adet işaret taşından ve buraya ulaşan çok uzun tören yolundan oluşan Stonehenge' de kullanılan taşlar bölgenin en büyüklerinden olup, tasarımları daha değişik ve işlevseldir.

Büyük halka, at nalı şeklindeki iki taş oluşumunu çevre¬leyen daha büyük iki sıralı taş halkadan meydana gelmektedir. Sarsen Halkası denilen ve dışta kalan halka; birbi¬rinden 3 metre uzaklıkta, yerden yaklaşık 5 metre yükseklikte 30 adet dikilitaşa sahip olup, bunlar üzerlerinde 30 yatay lento taşını taşımaktadırlar. Bunlar dış halkanın kavisine doğru kesilmiş olup, delik ve zıvanalarla birbirlerine birleştirilmişlerdir. Halkanın çapı yaklaşık 50 metredir. Ba¬zıları 50 ton ağırlığında olan ve Sarsen Taşları olarak bili¬nen bu çok hacimli kayalar, Avebury yakmlanndaki ocak¬lardan getirilmişlerdir. Ve bu taş ocağı Stonehenge' den 30 km. uzakta bulunmaktadır. Stonehenge' in iç sırasında kul¬lanılan ve daha ufak olan tonlarca ağırlıktaki mavi taşların ise, 250 km' den fazla uzaklıkta bulunan Galler Bölgesi' nden getirilmiş olmaları, dönemin şartlan göz önüne alındı¬ğında, bu uygulamanın nasıl yapılmış olabileceği sorusuy¬la düşünceleri zorlamaktadır.

At nalı formu üzerine yerleştirilen 5 trilithon ise 5.40 ve 7.95 metre yüksekliğindedir ve her biri 50 ton olduğu he¬saplanan Sarsen Taşları' nın üç, dört katı büyüklüğündedir. 1797' de 4. trilithonun, kilometrelerce çapındaki toprağı sarsarak devrildiğinden söz edilmektedir.

1963 yılında C. A. Newham, güneş ve ayın astronomileri ile işaret taşları geometrisi arasındaki çok önemli bağlantı¬yı keşfeder. (Robin Head, Stonehenge2003. s. 34) Devasa taşlardan yapılmış olan Stonehenge, megalitik bilgeliğin aslında taptıkları tek tanrı olan Gök Tanrı inanç sistemin¬deki Güneş Kültü' ne ait bir kutsal alandır.

Güneş ise, Tanrı' nın kudretini, enerjisini ve ışığını yansıtan en büyük kozmik güç olduğu için çok büyük bir saygı görmekte, ama ona tapmtlmamaktadır.

Wessex Kültürü kalıntılarının bulunduğu Salisbury Ovası' nda, birkaç kilometre içinde tek başına duran sayısız me-galit, pek çok höyük ve "Henge" olarak bilinen çevreleri setlerle çevrilmiş, daire planlı kutsal megalitik anıtlar yer almaktadır. Pek çok megalitik yapının girişleri, gün dönümlerindeki güneş batınıma göre ayarlanmıştır. İrlanda ve Orkney Adaları'nda bu tarz megalitik oluşumlar oldukça fazladır.

Avebury Bölgesi' nde 3 metre ve daha yüksek tümülüslerin altında 6 veya daha fazla gömünün bir arada olduğu tespit edilmiştir. Bu tümülüslerden saf altından eşyalar, ok uçları, çeşitli savaş aletleri, bronz balta, cilalanmış balta ve topuz başları çıkarılmıştır.

Britanya' nın batı sahillerindeki geniş odalı tümülüs mezarlar, Fransa' nın batı kıydannda da görülmüştür.

Stonehenge' in 2 mil uzağında, çevresinde sığ ve geniş bir hendeği bulunan kutsal bir halka vardrr ve Woodhenge adını taşımaktadır. Bunun içinde de, birbirine geçmiş ko¬numda 6 oval halka şeklinde düzenlenmiş ve ağaç direklerinin kullanıldığı anlaşılan, direklere ait oyukların bulunduğu bir alanla karşılaşılmaktadır. Aslında bu, ağaç ve çamur karışımı ile yapılmış ahşap bir yapıdır ve tipik "iğmeli" yapı tekniğini göstermektedir.

Güney Britanya' da Stonehenge yakınlarında yapılmış olan çok bölmeli ve uzun höyükler, Neolitik Kültür' ün baş¬langıcından önceye tarihlendirilmektedir. Stonehenge' in yapım tarihi olarak da İ.Ö. 10.500 uygun görülmektedir.

Stonehenge ve Çevresinde Yaşayan Çok Eski Bir Kavim: Hyperborealılar

Stonehenge' in yakınlarında Glastonbury' de çok eski bir Kutsal Merkez' den söz edilir. Kuzeybatı kıyılarında, Man Adası karşısına düşen ve Galler' in en yüksek noktası olduğu söylenen bölgede, "daire planlı ve çok büyük" bir yapı vardır. Burası bir "Güneş" mabedidir.

Druid rahipleri, bu kutsal alandan ve hala görülebilen dairesel yapı kalıntılarından söz etmişlerdir.

Stonehenge Kutsal Alanı' nda Druid rahipleri yüzlerce yıl kış ve yaz dönümlerinde güneşin batışını ve doğuşunu, Sarsen taşları ve trilithonlar arasından kutsal ritüelleri izlediler.

Sözü edilen ilk büyük göçten sonra, İngiliz Adaları' nda, Galler Bölgesi' nde, İskoçya ve İrlanda Adası' nda kökenleri Ural-Altay Kültürüne dayanan, tarihçi Heredot' un sıklıkla söz ettiği, Kuzey Buz Denizi'nin kuzeybatı kıyıları ve Urallar'ın kuzeyi ile Finlandiya topraklarım içeren bölgede, denizci ve çok iyi gemiler yapan, üstün özellikleri olan Hyperborealılar oturmaktaydı.

Ülker Takım Yıldızını Kutsal Sayan Halklar: Hyperborealılar

Kuzeyli kavmin, çok uzun boylu, sarışın, açık renk gözlü, sakin ve doğa üstü güçlere sahip insanlar olduğu yazılı kaynaklarda belirtilmektedir. Denizcilikte çok güçlü olan bu toplum, çok iyi tasarlanmış gemiler yapmaktaydılar.

Ural-Altay Kültüründe kuzeye duyulan saygı, Kutup Yıldızı' nın önemi, kuzeyde yaşayan Hyperborealıları tanrısal insanlar olarak belirlemiş ve pek çok efsane asırlar boyu bu inancı desteklemiştir. Mitolojide, tanrısal bahçe ve orada bulunan altın elmalar, Hesperidlerin kutsal bahçeleri, bu ülkede gösterilmiştir.

Kuzeye ait efsaneler, oraların iyi bilinmemesi, kuzey bölgelerini iyice gizemli bir konuma getirmiştir. Oralarda olan her şey farklı bir biçimde ele alınmıştır. Güney Sibiryalı Minunsk Tatarları' nın masallarında, kuzeydeki kutsal denizin kıyısında oturan kutsal insanlardan bahsedilmektedir. Hint mitolojisinde ise Kuzey Denizi'nden Kutsal Deniz olarak söz edilmektedir.

"..Heredot, 4.13......kutsal altına bekçilik eden griffonların ve daha uzakta denize çıkan yerde Hyperborea ulusla¬rının yaşadıklarını" söyler.

"..Heredot, 4.32......Hyperborealılar hakkında ne İskitler, ne de bu bölgede oturanlar birşey söylemektedirler.... Hesiodos, Hyperborealılar' dan söz etmiştir."

Heredot, Hyperboreahlar' ın, Yunan Kültüründe Işık ve Güneş Tanrısı olarak tapım gören Apollon' a saygı göster¬diklerinden bahseder. İnanca göre Apollon; yddızlann tam bir devir yaparak aynı konuma geldikleri süre olan 19 yıl¬da bir Hyperborea' ya gidiyor ve orada Ülker Takım Yıldızı çıktığı dönemde her gece lir çalıyordu.

Apollon Kültünün bazı uygulamaları bu halkın kültürüne uygun olarak gelişmiştir. Ülker Takım Yıldızı' nın Hyperborealılar için kutsal oluşu, köken kültüre olan bağlılıktan kaynaklanmaktadır. Ural-Altay Kültüründe de Ülker Takım Yıldızı kutsal olarak kabul edilmiştir.

Hyperboreahların çok güzel gelenekleri vardı ve bu insanlar açık havada, kırlarda ve ormanlarda yaşıyorlardı, ömürleri çok uzundu. Yaşlılar, zamanı geldiğine inandıklarında, başlarında çiçeklerden taçlarla, kendilerini denize atıyorlardı.

Bu insanların büyücülük ilmine de vakıf oldukları söyleniyordu. Havada uçabiliyor ve çeşitli kıymetli madenlerin, hazinelerin yerlerini bulabiliyorlardı. Doğaya ve gökyüzüne, kozmik güçlere ve kozmik aleme inanan ve saygı gösteren bu toplumda, zaman içinde törenleri ve ritüeîleri idare eden Şamanların, yani Kamların da bu inanç sistemi içinde yerlerini aldıklarını ve çeşitli büyücülük ayinleri yaptıklarını düşündüğümüz zaman, onların kutsal davulları ile uçtuklarının, ağaca çıkarak, 9 kat gökyüzüne doğru tırmandıklarının varsayıldığmı da unutmuyoruz.

Bu ülke, bize aktarılan bilgilerin ışığı altında, Kuzey Avrupa ovalarını, doğuda dikine olarak kateden Timan Dağları ve batıda Finlandiya toprakları ve Göller Bölgesi arasında kalan coğrafyadaydı ve belki de doğuda Ural Dağları' na kadar uzanmaktaydı.

"Burada, yıl boyunca ılık ve yumuşak bir hava eser ve insanlar mutluluk içinde yaşarlar, ölüm ve hastalık nedir bilmezlerdi. Yemyeşil ormanlarda, çimenli ovalarda, ömürlerini şarkı söyleyip, horon tepmekle geçirirlerdi."

Bu ülkenin oldukça soğuk bir bölgede olduğunu düşünürsek, ılıman rüzgarlı ve sakin tabiat, ancak burada yaşayan insanların huzurlu hayatlarına uygun olarak yapılmış bir yakıştırmadır. Kuzey Buz Denizi kıyısında yaşayan Yakutlar ve batıda Laponlar, sakin mizaçları ve ileri kültürleri ile tanınmışlardır. Bu insanların sakin ve aydınlık yaşam felsefeleri göz önüne alındığında, Hyperborealılar'ın da çevrelerine ışık ve mutluluk saçan, ılımlı bir ülkede yaşa-dıkları varsayılabilir.

Davramş ve yaşam biçiminin kalitesi, dinginliği, yaşanılan çevreyi de sakin ve dingin bir ortam olarak düşündürmektedir.

Hyperborealılar Korfu Adası ' nda Phaiaklar Olarak Yaşadılar

Hyperborealılar bir tarihte, ülkelerinden gemilerle ayrılıp, bugünkü Korfu Adası' na geldiler. Homeros' un Odysseia adlı eserinde, Skheria olarak geçen bu adada, Phaiaklar olarak hüküm sürdüler.

Homeros, Odysseia. VI. 5-15

Athene gitti Phaiak 'ların yurduna, kentine Eskiden Phaiaklar engin Hyperia' da otururdu. Güçte üstün, zorba Tepegözler'e yakın."

Kyklopslar, diğer adıyla Tepegözler tarafından kovulan Phaiaklar, Nausithoos' un yönetimi altında Korfu Adası' na yerleştiler. Nausithoos, Alkinos' un karısı Areta' nın büyükbabasıdır. Nausithoos' un annesi Periboia, kuzeyde yaşayan ve devlerden oluşan bir topluluğa hükmeden, Eurymedon adında bir devdir. (P. Grimal, Mitoloji Sözlüğü, 194) Buraya kadar söylenenler kuzeyde, çok uzun boylu insanların oluşturduğu geniş bir topluluğun bulunduğunu ve bunların, Hyperborealılar ile aynı toplum olduğunu göstermektedir.

Asopos Irmağı' nın kızlarından biri olan Korkyra' yı kaçı¬ran Poseidon, onu Korfu Adası' na götürür ve birliktelikle¬rinden oğulları Phaiaks dünyaya gelir.

Bu çocuk, Phaiaklar' ın isim atasıdır.

Phaiaklar, denizci bir ulus olan Hyperborealılar' ın çocuk¬larıdırlar. Hyperborealılar, Kyklopslar tarafından ülkelerin¬den çıkarılınca, Korfu Adası' na gelip yerleştiler.

Phaiaklar Gök Tanrı Ouranos' un kanıyla sulanmış bir adada oturmaktaydırlar.

Phaiaklar pek çok erdemleri olan, insan ve konuk seven, savaşmaktan hoşlanmayan, ancak savaş kurallarını çok iyi bilen, asil ve soylu bir ulus olup, Orta Asya Kültürü' nün çok iyi bir temsilcisidirler. Deniz ve doğa ile iç içe bir yaşam sürdüren bu insanlar, doğal olarak çok mükemmel bir de¬nizci ırk oluşturmuşlardır.

Harika gemiler yapmışlar, çok üstün bir denizci kavim olarak tarih boyunca yerlerini, ün¬lerini koruyarak, denizci ırk olmanın inceliğini, zerafatini taşımışlardır.

Odysseia, IV. 195-200-205

"Odysseus' a şöyle dedi Nausikaa.

Sana gösteririm kentin yolunu,

adını söylerim burada oturan halkın.

Phaiaklar oturur bu kentte bu toprakta.

...........

Phaiaklar' ın toprağına savaş getirecek adam

daha doğmadı anasının karnından.

Hiç bir zaman da doğmayacak.

Ölümsüz tanrılar sever bizi canı gibi,

başka insanlar da gelip karışmaz bize,

Otururuz biz çok uzak kıyılarda,

En ucunda çok dalgalı denizin.

.............

İki ucu kıvrık tekneler dizilidir yol boyunca,

Kayıkhaneye girmiştir bir tekne.

..............

Orada kara tekneleri donatmakla uğraşılır,

Halatlar, yelkenler yapılır, kürekler parlatılır.

Phaiaklar uğraşmaz oklar ve yaylarla.

Seren, kürek, dengeli gemiler yapmaktır onların işi gücü.

Odysseia, V. 35

..............

Phaiaklar tann soyundandırlar,

Bir tannymış gibi sayacaklar Odysseus'u

Öyle bol tunç, bol altın, bol giysi verecekler ki..."

Phaiaklar'ın tanrı soyundan olmaları ve çok bol altına sa¬hip bulunmaları, Altaylar' dan köken almaları ile ilgilidir.

Phaiaklar'ın yaşam biçimleri, hoşgörü, saygı ve güven içerir. Onların yaşadıkları ortamlar, insanlara rahatlık ve mutluluk vermektedir. Savaşmayı sevmezler ancak denizcilikte üstlerine yoktur. Yaptıkları mükemmel gemileriyle aşamayacakları deniz yoktur onlar için. Çok özgür insan¬lardır ve günlerini yarışmalar, horonlar ve ozanların anlattıkları destanları dinleyerek barış içinde geçirmeyi severler.

Orta Asya' nın, Âltay' ın kavimleri, savaştan ve sürek avlarından arta kalan zamanlarında, çeşitli yarışmalar yapar¬lar, koşarlar, güreşirler, ağır taşlan kaldırıp atarlar ve silahlarını da kullanabilecekleri yarışmalar düzenlerlerdi. En önemlisi, hafif ezgiler eşliğinde, ozanların anlattıkları des¬tanları büyük bir zevkle dinlerlerdi.

Kuzey Denizi kıyılarında yaşayan Hyperborealılar ve on¬ların soyundan gelen Phaiaklar da, Altaylar' dan çıkmış ve orada kazandıkları kültürlerle beslenen bütün kavimler gi¬bi, geleneklerini devam ettirmişlerdir.

Ural-Altay Kültürü ve Proto Türkler’ de Ülker Takım Yıldızı

Ural-Altay Kültürü ve Proto Türklerin astral inanışlarına göre Ülker Takım Yıldızı özellikle kuzeybatı yönündeki ka¬vimlerin savaşçılarına benzetilir ve onlar gibi uzun saçlı bir kişi olarak düşünülürdü.

Kış gün dönümünde gece, Ülker tam zirvede bulunurdu, İ.Ö. 2.500' de Ülker Takım Yıldızı güneş ile aynı zamanda doğarak bahar ekinoksunu haber vermekteydi.

Baykal Gölû' ndeki bir adada bulunan ve gök simgesi ola¬rak kabul edilen bir çıkrık üzerinde Ülker adı da yazılı idi. Türk kavminde Ülker' in önemi çok fazlaydı ve mevsimlerin onun hareketine göre belirlendiğine inanılmaktaydı.

Çin tarihçilerine göre Türkler, savaşta Ülker Takım Yıldızı' nın küçük yıldızları gibi, düşmana küçük birliklerle sal¬dırırlardı. (E. Esin, Türk Kozmolojisine Giriş, Kabala Ya¬yınlan, 2001. 72)

Ülker Takım Yıldızı’ nın Hyperborea kavmi için de kutsal olduğu düşünüldüğü zaman Ural-Altay köken kültürünün, zaman, coğrafya ve kavim farkı tanımayacak kadar güçlü ve kalıcı, evrensel bîr kültür olduğunun bilincine daha ko¬layca varılacaktır.

Ural-Altay Kültürü ve Proto Türkler' de Güneş Kültü

Orta Asya, Urallar, Altaylar, Kafkasya Bölgesi, Avrasya, Balkanlar, Kuzey ülkeleri, Kuzey Buz Denizi'nin kıyı bölge¬leri gibi çok geniş bir coğrafya üzerinde etkin olan bu ev¬rensel kültürde kozmik bütün cisimler, tanrılar, atalar, kah¬ramanlar, dağlar, önemli olaylar, dinsel kavramlar ve sa¬vaşlar, anıt taşlar dikilerek, kutsal alanlar oluşturularak sembolik olarak yaşamın içine sokulmuşlar ve Megalitîk Kültür denilen etkili, güçlü, gizem yüklü, görkemli bu olgu, tarih içindeki değişmez yerini almıştır.

Bu kültürde, doğanın tezahürleri için düzenlenen ritüeller kesinlikle açık havada, "Megalitik Kutsal Alanlar" da gerçekleştirilmiştir.

Gök Tanrı' ya inanılan bu kültürde, Güneş ve Gök Tanrı, birbirlerinden ayrılmayacak şekilde tapım görmüşlerdir. Sa¬vaşçı Kavimler, doğan güneşe büyük saygı göstermişler ve güneşin gücü, enerjisi ve ışığı onlara ateşle ilgili ritüeller de yaptırmıştır.

Özellikle göksel tapırtıların tümünde ateşler yakılmış, ya da meşaleler kullanılmıştır. Bu şekilde güneş enerjisi ve ışı¬ğı kutsanmıştır. Kış ve yaz gün dönümlerinde ritüeller yaparak, Gök Tanrı ve onun gücünün yansıması olan güneşe bağlılık ve saygılarım göstermişlerdir.

Doğan güneşe ve ateşe benzetilen kağanlar ve atalar kozmik güçler haline gelmişlerdir.

Atalarını, Gök Tanrısını, göksel cisimlerini, Ülker Takım Yıldızı' nı, Merih Gezegeni'ni, kozmik olayları, örneğin ba¬har ekinoksunu, mevsimlerin hareketlerini sembolize eden taşlar veya anıtsal taş grupları kutsal alanlarda yer almış¬lar ve burada gerçekleşen tapımiar, törenler, binlerce yıl yi¬nelenip durmuştur.

Bütün bu gelenekler, aslında, anıt taşların dikilme sebep¬lerini ve içerdikleri anlamlan daha kolay anlaşılabilir yap¬maktadırlar.

Geçmiş yaşamlar, şimdi yaşananlar ve gelecekte olması istenenler, bu megalitik ortamda canlandırılıp hayatın içine tekrar katılmasıyla, ortaya çok zengin ve yoğun olarak du¬yulan bir yaşam tarzı çıkarılmış oluyordu. Bozkırların bu gizem dolu insanları, doğa ve tüm kozmik olaylar kadar, atalarını ve tüm yaşam kesitlerini de hayatlarının içine alı¬yorlardı

Keltler Megalitik Kültürlerin Devamıdırlar

Aslında Kelt kavramı belirli bir ulusu değil, köklü bir kül¬türü temsil etmektedir. Keltler aynı köken kültüre sahip ve çok büyük bir coğrafyaya hakim olmuş Atlı Savaşçı Kavimler' in belirli bir zaman dilimi içindeki en güçlü temsilcileriy¬diler. Uzun bir zaman, Ren ve Tuna nehirlerinin arasındaki bir bölgede varlık gösterdiler. Keltler, Avrupa' nın hemen hemen her yönüne istilalar gerçekleştirdiler. Tunç Çağı' nda Britanya Takımadalarına, Galya' nın ortalarına kadar ulaş¬tılar.

Keltler, Tümülüsler Uygarlığı' nın önemli bir temsilcileri¬dir. Keltler' e ait Adlerberg Kültürü, tümülüsleri ile karakterize olmuştur. Tümülüsler, yoğun olarak Ren Nehri' nin do¬ğu kıyısında yer almaktadır. Tümülüsler ve Megalitler Kül¬türü ile öne çıkmış olan Keltler' de özel olarak geliştirilen kı¬lıç, tunçtan ok uçları, 3. Tunç Çağı' nın önemli silahları ola¬rak kullanılmıştır.

Varlıklarını İ.Ö. 3. binden itibaren izlediğimiz Keltler, Bri¬anya Adaları'nda kendilerinden önce meydana getirilmiş Megalitik Kültür Kutsal Alanları' nı kullanmaya devam etmişlerdir.

Keltler, Traklar' ın Tarih İçindeki Devamıdır

Yüreklilik, atılganlık, kişisel kahramanlık ve plansızlık Keltler' in genel özellikleridir.

Tarihin yazdığına göre, Keltlerin ataları, binlerce yıl bo¬yunca, dağlan ve bozkırları aşarak, Gök Tanrı' ya inandık¬ları Stepler'den, Ren Nehri' nin ötesindeki uçsuz bucaksız Hercynia ormanlarından gelmişlerdir bu topraklara.

Ataları gibi iri yan, uzun sarı ve kızıl saçlı, açık renk göz¬lü, çok güçlü insanlardı. Onlar, kuzeyli Traklar' ın soyundandılar. Daha büyük ataları, Altaylar' dan kuzeye doğru gitmiş, daha sonra Avrupa' nın içlerine doğru ilerlemeye başlamışlardı. Hititler, Frigler ve Traklar gibi onlar da kaya yerleşimlerini, büyük anıtsal taşları, kutsal taş alanlarını kendi yaşam biçimlerine ve kişiliklerine uygun görmüşler¬di. Sert ve savaşçı karakterlerini en iyi biçimde yansıtacak, kendilerini ölümsüzleştirecek doğal hazine, elbette gör¬kemli ve ölümsüz taştı.

Tüm göksel cisimlerin, suyun, toprağın, hayvan ve bitki¬lerin bile kutsal sayıldığı çok parçalı ve hiyerarşik olmayan bir inanç sistemine sahiptiler.

Etrafı çevrilmiş, içinde pek çok anıtsal taşın dikili olduğu büyük kutsal alanlarda, Fırtına Tanrısı da dedikleri Gök Tanrı' ya tapıyorlardı.

Ataları Traklar ve Altaylar' daki kökleri de, kendileri gibi açık hava tapınaklarında tapınırlardı. Açık havada yapılan tapımın, onları Gök Tanrı ile daha çabuk bir araya getirdiğine inanıyor, onunla bir bütün olduklarını hissediyorlardı. Duaları, sarkılan daha kolaylıkla ulaşıyordu gökyüzüne.

Geceleri, meşalelerin ışığında yapılan törenlerin ne denli görkemli olduğunu tahmin edebiliriz. Gecenin karanlığın¬da, meşalelerin ışıklarının aydınlattığı kutsal taşlar, kaya¬lar, çalman müzik ve davul sesleri eşliğinde söylenen ilahi¬lerin etkisiyle, daha da gizemli ve erişilmez oluyorlardı.

Uzun boylu, uzun saçlı, deri giysili, metal halka burma bileklik ve boyunluklu bu savaşçı insanlar, sıradışı bir gö¬rünüme ve etkileyici bir güce sahiptiler.

Çok soğuk ülkelerin atlı insanları olduklanndan, kadm ve erkekler potur şeklinde bir pantolon giyerlerdi. Soğuktan ancak bu şekilde korunabilmekteydiler. Bu tarz giyimin kö¬keni de Asya Steplerine dayanmaktaydı.

Keltler, çok önemli maden ocakları bularak demirci atöl¬yeleri kurdular. Çok sayıda silaha ihtiyaçları vardı. Mızrak, araba, tekerlek ve dingil yapımı için çok bol demir gerek¬mekteydi.

Avrupa içlerine Trakya' dan geçerek Küçük Asya' ya yayıl¬mayı düşünüyorlardı. Bu yolları aşarken, karşılarına sık meşe ormanları ile kaplı yüksek dağlar çıkacaktı ve bura¬larda çok eski kavimlerin ataları İlliryalılar ve Traklar bulu¬nuyorlardı. Bu dağlar onlarm doğal kaleleriydi.

Keltler, daha sonra da Vikingler, tıpkı atalan Traklar gibi binlerce yıldır kullanılan geleneksel yapıları olan iğmeli ev¬lerde otururlar, hayvanları için de bu tür yerlerden faydala¬nırlardı. Dallardan ve çamurdan yapılan bu yapılar, yaşa-dıklan ortama en uygun olan bir teknikte idiler.

Kelt yaşamında, şölenlerin çok özel bir yeri vardı. Şölen¬ler, toplumu bir araya getiren sosyal ve dinsel bir boyut içe¬rir, festivaller sırasında daha da sık yapılırlardı. Çok ciddi¬ye alınan ve eğlenceli toplantılardı. Yemekler yenilir, şarap ve meyve suları içilirdi. Daha sonra o dönemin hikaye an¬latıcıları eski destanlardan bahsederlerdi. Bu toplantılar, savaşçıların becerilerini sergilemeleri için bir fırsat olurdu. Aralarında yanşmalar düzenleyerek kendilerini ispatlarlar¬dı.

Tanrısal inançları çok güçlü olan Keltler' de, farklı kabile¬ler farklı tanrılara taparlar veya aynı tanrıya değişik bir şe¬kilde ibadet ederlerdi. Aynı inanç sistemi Hatti ve Hitit¬ler' de de vardı ve bu yüzden Hattiler' in dinleri için bin tan¬rılı din denilmektedir.

Her dağda, doğanın her tarafında kutsal ruhların var ol¬duğuna inanırlardı. Ayrıca suyun da ruhani bir boyutu var¬dı. Bu inanç sistemi tamamen Orta Asya ve Altaylar' dakinin devamı olup, çok uzun ve sürekli bir yol kat etmiştir. Dinsel törenleri, tıpkı Şamanlar gibi bir kahin tarafından yönetilirdi. Aslında Druid rahiplerinin yaptıklan da bundan farklı bir şey değildi.

Altay kavimleri, Hatti ve Hititler, İskit ve Traklar' da oldu¬ğu gibi, Keltler' de de boğa, geyik ve köpek kutsaldı. Boğa ve köpek Minos Kültüründe de saygı görmüştür.

Bu hayvanlann kutsallıkları ise İ.Ö. 10. ve 2. binlere ka¬dar gitmektedir.

Kybele Kültü, Keltler' in yaşam tarzlarına ve felsefelerine çok uygun gelen bir tapım şeklini içeriyordu. Ormanlarda, kırlarda, yüksek yerlerde bulunan basit yontulu dikili taş¬lar, sunaklar, kayalara oyulmuş tahtlar, Kybele Kültü için doğanın oluşturduğu tapım yerleriydi. Keltler' in doğa ve hayvan sevgisine en iyi şekilde karşılık verebilecek tanrı, Kybele' dir. Keltler için kutsal olan meşe ve çam ağaçlan bu tanrıçanın kutsal ağaçlan idi.

Keltler, tapımı doğa içinde gerçekleşen bu tanrıçayı çok sevdiler. Onların yaşam tarzlarını zorlayacak en ufak bir ayrıntı yoktu bu tapımda. Zaten onlar, kapalı yerlerde ta¬pım isteyen tanrılarla yapamazlardı.

Keltler, ruhun ölümsüzlüğüne inanıyorlardı ve bu inanç onların ölüm korkusunu yok ediyordu. Onları kahramanlı¬ğa yönlendiren en önemli etken de bu inançtı.

İskoç, Gal ve İrlanda edebiyatına bir göz atacak olursak, Keltler’ i daha yakından tanıma fırsatını bulabiliriz. Hatta Kral Arthur' u incelemek bile, bu konuda bize çok şey vere¬cektir.

Gençlere yol gösteren Druidler, akın akın Avrupa' nın dört bir yanına gitme zamanı geldiğinde, o, yerinde duramayan savaşçı topluluğu yönlendirmeyi çok iyi bilirlerdi. İskitler, Traklar gibi Kelt topluluğu da falcılığa çok inanırdı ve işte falcılar, onların kutsal şekli olan "spiral" i görüyorlardı. Kelt savaşçılarının madeni kemerleri, boyun süsleri, bile¬zikleri hep spiral şeklindeydi. Kılıçlarının kabzalarında, miğferlerinde, atlarının eğerlerinde, savaş arabalannda, ye¬mek kazanlarında, içki çanaklarının üzerinde hep aynı işa¬ret bulunuyordu.

Son olarak Romalılar, Druid rahiplerini Britanya' nın her köşesinden toplayıp kutsal Angîesey Adası' na sürdüler. Sezar tarafından, İ.S. 61' de görevlendirilen Suetonius' a ait belgelerin bir paragrafında şöyle yazılıydı:

".....Kıyıda saçları başlan karışmış, dağılmış kadınlar el¬lerindeki meşalelerle koşuyorlardı. Druidler her tarafta elle¬rini göğe kaldırarak lanetler savuruyorlardı. Askerlerimiz bu görüntüyle korkuyorlardı.....Ardından Romalılar san¬caklarını ileri sürüp bütün direnişi bastırdılar ve Druidleri kendi meşalelerinin ateşiyle sardılar..... ve gizemli inançla¬ra adanmış kutsal korkunçluk yok edildi." (Kayıtlar, XI. 30)

Druidler böylece Romalılar tarafından yakılarak vahşice öldürüldüler.

Bu tarihlerde Kelt kadın savaşçıların da savaşlarda yer aldıkları görüldü. Onlar çok kahraman ve cesurdular. Her biri çok iyi savaşçılardı ve Amazonlar' ın genlerini taşıdık¬ları bu şekilde de doğrulanıyordu. Bir kadının çok iyi sa¬vaşçı olması, ancak soya çekim ile gerçekleşebilecek bir olaydır. Bu iş, zorla ve istemeden kesinlikle olmaz. İrlanda Keltler' i, İ.S. 5. yüzyıla kadar kültürlerini devam ettirdiler. Bu sırada İrlanda efsaneleri, eski ozanların anlat¬tıklarıyla şekillendi.

Daha sonra Kelt kimlikli bir Hıristiyanlık dönemi başladı. Oluşturulan Kelt Hıristiyan manastırlarının etrafı duvarlarla çevrilerek, yaşamdan soyutlanma dönemine girildi. Rahip¬ler bu çevre duvarlarının içinde yapılan küçük kulübelerde yaşamaya başladılar. Bu sırada oluşan Kelt Sanatı ise, Ak¬deniz ve Kelt toplumlarının bir sanat bileşimi oldu. Gerçe¬küstü, hayallerde görülebilecek figürler, süsleme sanatında kullanılmaya başlandı.

Vikingler nehir yolu ile, o çok özel gemileriyle İskandinavya' dan Rusya içlerine kadar geldiler. Nehirlerin daral¬dıkları yerlerde geçiş zor olduğunda, gemilerini karaya çı¬kartıp yürüttüler. Bunlar çok hafif teknelerdi. Kat ettikleri yollar boyunca nehir kıyılarında höyükler meydana getirdi¬ler. Bazı defalar nehir üzerinde ölü yakma törenleri yaptılar

Kuzeyden yola çıkan Vikingler, İ.S. 9. yüzyılda Karadeniz ve Hazar Denizi kıyılarına kadar nehir yolu ile ulaştılar. Bu savaşçı ve göçebe kavim, güçlü kimliğini sonuna kadar ta¬şımıştır. Vikingler 2. yüzyıl sonuna doğru tarih sahnesinden çekilirken, geride görkemli taş anıtlar bırakmışlardır.

İrlanda ve Keltler

İ.Ö. 4. yüzyılda İrlanda' da Kelt istilaları görüldü. Adanın her iki yanından ve iki ayrı kol halinde büyük bir Kelt akı¬nı başlamıştı. Gelenler ile otokton halk birbirleri içinde eri¬diler.

Binden fazla megalitik anıt, ki bunların Î.Ö. 4.000' den önceye ait oldukları söylenir, Kelt Kültürü' nün burada ge¬lişmesine ve yayılmasına tanıklık ederler.

Megalitik Kültür Kutsal Alanları, Keltler döneminde de aynı inançlara bağlı kalınarak, yerel özelliklerin de katıl¬masıyla gizemli ve görkemli ritüellere sahne olmaya devam etmiştir.

Wight Adası, Man Adası, Hebrides Adaları, Orkney Adaları, Shetland Adaları da Megalitik Kültürler için etkin mer¬kezler olmuşlardır.


Megalitik Kutsal Alanlar Druidler ve Stonehenge

Denizden gemileriyle devamlı istila dalgaları halinda Britanya kıyılarına ulaşan Keltler burada megalitik kültür inançlarını devam ettiren, yumuşak huylu yerli halk Britonlar' la karşılaştılar. Geldikleri topraklarda kabileler tarzında bir yaşam süren Keltler, düşmana karşı birleşen, an-cak daima özgür olarak varlıklarını devam ettiren bir toplum olarak yaşadılar. Tıpkı aynı kökene sahip oldukları Traklar gibi.....

Druidler, Kelt Rahipleri olup Kelt birlikteliğinin bilge adanılan, en yüksek güçleri idiler. Druid' in kelime anlamı "Meşe Adamlar"dır. Meşe, Keltler' in saygı gösterdikleri ve dini inanç sistemlerinde çok önemli yere sahip, kutsal ağaçlan idi. Kutsal Meşe olgusu, Ural-Altay köken kültürü¬nün geliştirdiği ve Trak-İskit kavimlerinin tümünde yoğun saygı içeren ritüellerin merkezi idi.

Druid rahipleri tüm dinsel ritüelleri ve bütün devlet me¬selelerini idare ederlerdi ve ellerinde demir bir asa taşırlar¬dı.

Druidler yaşam yerlerini büyük ormanların en kuytu kö¬şelerinde kurarlar ve tüm zamanlanın doğanın içinde geçi¬rirlerdi. Gelişmiş inançlarından en önemlisi "ruhun ölüm¬süzlüğü ve başka bir yerde başka yaşamlar olduğu" idi.

Ormanlık bölgelerin, mağaraların ve kayalık bölgelerin ruhsal gelişim için kesinlikle yaşanılması gereken yerler ol¬duğuna inanırlardı. Aslında buraya kadar değindiğimiz her kavram bizim, Megalitik Kültürler, Savaşçı Kavimler ve Ural-Altay Köken Kültürlerle çok yakından bilgilendiği¬miz, bize yeni olmayan ve Evrensel Uygarlığın, Büyük Uy¬garlığın ne olduğunun bilincine iyice varabildiğimiz kav¬ramlardır.

Galya Druidleri, İngiliz Druidleri ve irlanda Druidleri ola¬rak üç gruba ayrılan Druidler, her üç yılda bir kendi başra-hipleri ile birlikte Britanya'da, Cormwall'de, Büyük Or¬man' da çok görkemli bir toplantı yaparlardı.

Ormanların, kayalık bölgelerin çok büyük enerji içerdiği¬ne, düzenlenmiş megalitik anıt ve alanlarda var olan astro¬nomi ile ilgili düzenlemelere ve bu yerlerin Tanrı' nın güçlü enerjisini içerdiğine inanırlardı.

Bu inanç doğrultusunda, ibadetlerini sadece kutsal koru¬larda, ormanlarda ve Megalitik Kutsal Alanlarda yaparlar¬dı.

Stonehenge Megalitik Kutsal Alanı, Druidler için gözle görülmeyen ancak çok özel bir enerji merkezi idi. Burası kesinlikle güneş ve ayın astral hareketlerine kilitlenmiş ve bilinçli mimari bir bilgi ile yapılmış kozmik güçlere sahip olduğu düşünülen bir tapım merkezi idi.

Onlar her ırkın kendi kutsal merkezleri olduğuna ve bu yerlerde Tanrı' ya daha güçlü bir şekilde yakmlaşılacağına inanıyorlardı. Aslında bu, Ural-Altay köken kültürün inanç sisteminin bir parçası idi.

Stonehenge asırlardır bir "Yargı Kürsüsü", bir ruhsal arındırma geçidi olarak kullanım görmüştür.

Stonehenge büyük uygarlık halklarının, "iki dünya arasındaki geçiş yoluna ait kapılar" ın bulunduğu kutsal alan olarak tapım görmektedir.

Druidler de buranın maddi ve manevi dünyalar arasındaki geçit olduğuna inanıyorlardı.

Güneş ve Dairesel Formlar

Dairesel Form Sonsuz Yaşam’ ı simgeler (başlangıcı ve sonu olmayan). Güneş, Tanrı’ nın kudretini, sonsuz enerjisini ve ışığını yansıtmaktadır. Bu eşsiz güç, Tanrı' nın gözle görülen en büyük kanıtıdır.

Ay, ışığı ile insanları etkilemektedir. Ancak her ikisi de dairesel formdadır.

Büyük uygarlıklar, Tann' nın en güçlü var oluşunun formunu, yani dairesel formu, inanç sistemlerindeki hemen her yapının biçimi olarak kabul etmişlerdir.

• Güneş tapınaklarının tümü

• Tümülüslerin her kültürdeki örnekleri

• Yaşam birimlerinin hemen hepsi; yuvarlak planlı iğmeli evler, yuvarlak planlı otağlar

• Kehanet merkezleri; Delphi, Tolos v.b.

• Savunma sistemlerinin bazıları, burçlar ve kaleler. Tüm bu yapılar dairesel formdadır.

Ritüelleri gözden geçirdiğimizde, Trak, İskit ve Altay' lı savaşçıların, gömü yapılmış tümülüslerin çevresinde cena¬ze töreninden hemen sonra veya anma törenlerinde, pek çok kere atlarıyla doludizgin döndüklerini görüyoruz.

Atlı savaşçıların, kutsal koruların çevresinde yine sürek¬li dönerek kutlama veya bir ritüel gerçekleştirdiklerini de biliyoruz.

Tann' nın yaratıcı ve yaşatıcı en büyük enerjisi, en büyük gücünün gözle görülen en ulu yansıması güneş, bir gün içinde yok oluyor ve tekrar var olabiliyor. Bu olayı doğum ve ölümle eşleştirdiğimizde, o dönem insanı için burada "yeniden doğmak ve yeniden yaşam bulmak" düşüncesinin de yansımasını buluyoruz. O halde bu güçlü dairesel formu yaşamımızın içine sokarak, Kutsal Merkezler veya evler, ya da mezarlarla bu güçlü kavramı ve inancı kendimiz için şekillendirebiliriz ve inancımız şekille belirlenince de kesin¬likle gerçekleşecektir ve bütün bu dairesel formlar bize "ebedi başlangıç ve sonu" sunacaklardır. Sanıyorum dü¬şünceleri asıl olarak buydu.....

Keltler ve Mavi Renk

Herşeyi yaratan Tanrı, mavi renkli gökyüzünde olarak düşünülür. Mavi renk, Gök Tanrı' nın güçlü rengidir. Savaş¬larda, Kelt savaşçılarının yüzlerini ve kollannı maviye boyamalan ise Gök Tanrı' nın rengi olan bu rengin kendileri¬ne güç vermesi ve koruması içindir. Trak ve İskit savaşçıları da böyle yaparlardı.

Ancak yaşamları içinde, çeşitli nedenlerle yine bu mavi boyanın gizemine baş vurmuşlardır, örneğin kadın veya erkek kim olursa, ağrıyan bir yerleri varsa, ağrıyı dindirmek için o kişiye mavi dövme yapılırdı.

Kelt kadınlarının bir kısmı, özel güçleri olduğuna inanır1ar ve vücutlarının büyük bir bölümüne mavi dövmeler yapıp, yüzlerini boyarlardı.

Stonehenge' in ünlü mavi renkli Sarsen Taşları' nın da anıta çok güçlü bir enerji verdiğine inanılıyordu.

Sümerler de, lacivert renkli Lapis Taşı'nın gücüne inanıyorlardı.

Bu örnekler devamlı olarak çoğaltılabilir ve çok zengin bir Atalar Kültürü ortaya çıkar.

Megalitler ve megalit merkezleri, Kuzey Avrupa' da İsveç, Danimarka, Hollanda, yoğun olarak İrlanda ve İngiltere, Fransa' nın Atlantik kıyıları, Balkanlar ve özellikle Bulgaristan, Kafkasya, Doğu Anadolu Kars ve Van Bölgesi'nde, Suriye, Irak ve İsrail topraklarında bulunmaktadır.

Van Bölgesi'nde, "Dağların Krallığı" olan Urartu'da, mezar, tapım ve yerleşim alanları da kutsal dağlar üzerindedir ve kaya mezarları olarak açıklanan kaya odaları da birer megalitik anıttırlar.

Tanrısal alanları ve kült alanlarını doğal kayalar üzerin¬de oluşturan Urartular, kaya mezarları ve kaya tapınımı ko¬nusunda Frigler' e yol göstermişlerdir. Ancak, binlerce yıl¬dan beri zaten var olan Hatti-Hitit Kutsal Kaya Anıtları, do¬ğal kaya oluşumları üzerinde, açık hava kutsal alanlarında yer almaktadır.

Frigyalılar, Trak Kültürü' nü taşıyan halklardır. Onlardan, Traklar' ın Anadolu' ya geçen boyları olarak söz edilir. Trak¬lar ise, dağlar ve kayalık bölgelerle bütünleştiklerine ve onlardan aldıkları güçle, ölümsüz olduklarına inanırlar.

Megalitik merkezlerin en görkemli olanları da, işte bu kavimlere aittir.

Dolmenler, ölüleri gömmek için yapılmış megalitlerdir. Ancak Kromlekler, sıra taşları ve özel konumdaki anıtsal taşlar; dinsel amaçlarla, kozmik inançlara bağlı olarak, kahramanlar, atalar ve özel olayların simgeleri olarak oluşturulmuş megalitlerdir.

Trakya Bölgesi dolmenleri ve Kırklareli Bölgesi' ndeki tümülüs çalışmaları ile İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı Başkanı Prof. Mehmet Özdoğan çok değerli saptamalarda bulunmaktadır.

Kafkasya' da yapılan araştırmalarda, İ.Ö. 6.000-4.000 arasındaki süreç, megalitleri zamansal olarak belirlemekte¬dir. Balkanlar' da megalitler için Tunç Çağı saptaması yapıl¬mıştır. (Bakiye Yükmen, Anadolu Megalitleri 7) Ancak bu belirtilen tarihlerin binlerce yıl geriye götürülmesi gerekmektedir.

Megalitik kültürlere ait verilerin, binlerce yıl, belirtilen aynı coğrafyalar içinde yer alıyor olması, doğu-batı yönün¬de bir yayılım göstermesi, tarih sürecinde belirli kavimlerin ve onların zaman içerisinde isim değişikliğine uğrayan mi¬rasçılarının bu kültürü benimseyerek tapım yapmaları, ke¬sinlikle bir rastlantı değildir.

Urallar ve Altaylar bölgelerinden İ.Ö. 35.000' de batıya ve güneybatıya doğru başlayan yayılım, İ.Ö. 15.000, 11.000' lerde ve daha sonraki tarihlerde tekrarlanmış, geç¬tiği yerlere megalitik kültürü de beraberinde getirmiştir.

Urallar ve Altaylar Bölgesi' nde çok sayıda anıtsal taşın kutsal kıldığı megalitik merkezlerin varlığını, astral inanç¬lar ve bunların yeıyüzünde şekillendirilmesi düşüncesiyle, atalar, tanrılar kültüne bağlı olarak oluşturulan bu merkez¬lerin onbinlerce yıl tapım gördüğünü biliyoruz.

Kuzey ülkelerinde, örneğin İngiltere' de bilinen en büyük kutsal tapım merkezi Stonhenge, Keltler' den binlerce yıl önce oradaydı ve ilk megalitik kültüre sahip yayılımcılar tarafından tapım görüyordu.

Taş ve Kayayı Yaşam Biçimlerinin Bir Parçası Olarak Görenler

DSC00818

DSC02440

DSC00056

Istranca Bölgesi Megalitleri


Orta Asya yöresini dört ana bölüme ayıran Altay Dağlan çevresinde, Urallar ve Kafkasya' ya kadar olan kısımda, Rusya bozkırlarında; taş anıtlar ve onları çevreleyen taş sı¬ralarına, kaya kabartmalarına, özellikle akarsu kenarlarındaki kayalık bölgelerde çizilen kaya resimlerine, dar patikaların ulaştıklan sarp bölgelere yapılmış kutsal taş anıtlara, kültürel miras olarak hâlâ rastlanmaktadır.

Bu bölgelerde yaşayanlar taş ve kayayı çok sevmişlerdir. Onları yaşam biçimlerinin bir parçası haline getirmişler, özgür düşüncelerini daha iyi anlattıklarına inanmışlardır.

Traklar, Hatti ve Hitit kavimleri, Urartular, Kafkas kavim¬leri, Frigyalılar, Kuzey ülkeleri ve İskandinavya halklan, İs¬koçlar ve Keltler; hepsi de bu taş ve kaya kültürünü bütün görkemiyle devam ettirmişlerdir.

Bütün bu kültürlerde, taş ve kaya anıtlarının yapılış amaçları, kullanım yer ve biçimleri ile görsel özellikleri bir¬birlerinin aynıdır.

Taş ve kaya anıtlarındaki sadelik, büyük ölçülerdeki blokların ezici ve etkileyici görünümleri ortak bir üslubu işaret etmektedir.

Bu anıt taşlar, o ulusu koruyacak ve geçmişin unutulmasını önleyecektir.

Taşlar ve kayalar üzerinde oluşturulan kutsal alanlar ise, ağır görünümleri ve görkemli sadelikleri ile, belki de yeryü¬zünün en muhteşem anıtları olarak, varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Istancalar Bölgesi'nde, çalışmalarımızı yürüttüğümüz megalitik merkezlerin, tarih içinde en son yaşayan halkla¬rı, Keltler ve onların ataları Traklar' dır.

Hattiler, Hititler, Urartular, Frigyalılar, Galatlar, Keltler, Ural Dağları ve Kafkasya kültürlerini, Altaylar ve Kuzey Halkları, Girit ve Miken kültürlerini, bütün Balkanlar' ın kültürel verilerini, üzerinde çalıştığımız "Megalitik Merkezler" i değerlendirirken kullandık.

Antik tarihler, mitler, destanlar, bu bölgelerde yapılmış çeşitli araştırmalar ve kazılar çalışmalarımıza ışık tuttu. Her ortamda karşımıza, "Atlı Savaşçı Kavimler, Kurganlar Halkları, Megalitik Kültürler" çıktı.

Sonunda bu kavimlerin, kesin çizgilerle birbirlerinden ayrılmalarının imkansızlığına ve bir bütünün parçaları ol¬dukları yargısına vardık. Karşımızda, aynı kökten gelen in¬sanların, onbinlerce yıldır devam eden serüvenlerini bul¬duk.

Istrancalar Dağlık Bölgesi' nde, Eskiköy (Akpınar) ve çevresinde, Trak Kültürü' nün izlerini taşıyan buluntular ve eski yaşam birimlerinden olan "İğmeli Evler"le ilgili yaptığı¬mız çalışmalar bizleri Traklar' ın tarih içindeki yerlerini, kim olduklarını tam olarak araştırmaya yöneltti.

Orta Asya, Altaylar Bölgesi; Stepler ve Atlı Savaşçı Kavimlerin kültürleri; Kuzeyli Kavimlerin kimler oldukları; Anadolu' nun ve Kafkasya' nın bu tarihsel süreç içindeki çok önemli yerleri; kesintisiz olarak binlerce yıl varlığını sürdüren dağlar, kayalar ve anıtsal taşlar kültürünün bo-yudan ve gizemleri; Savaşçı Kavimlerin, Trak Kavimlerinin varlık gösterdikleri çok geniş coğrafyanın tarihsel süreç içindeki görüntüsü; kültürler ve etkileşimleri... Bütün bu olguları araştırarak, Traklar' ın tarihsel ve kültürel boyutlarına ulaşabilmeyi amaçladık.