Kapı Tokmakları
Sanatsal Mozaik Dergisi 1996 Sayı:15
Kökenini Orta Asya'da Bulduğumuz Sanat Eserleri

Hangi sosyal, ekonomik ve teknolojik aşamada olursa olsun tüm kentlerde, mimaride insan yaşantısnıın, geçmişten bugüne uzanan ana ögelerini bulmak mümkündür.
Kapılar ait oldukları yapının önemine, içeriğine göre çeşitlilik gösterirken, insan ve mekânlar arasındaki birlikteliğin başlangıç noktalarıdır. Kapılar vardır sadedir, kapılar vardır olabildiğine süslüdür.
Her şekilde yapıların gözde noktaları olarak görsel değerleri ile genel görüntüyü güzelleştirerek, vurgulama yaparlar. İnsan ve çevresi arasındaki ilişki bu noktada biter. Kapı tokmağı kapının sesidir bence. İnsanın mekân ile ilk teması, ilk yakınlaşması kapı tokmağı ile gerçekleşir. Bu tokmaklar, kapıların vazgeçilemeyecek, küçük ama önemli parçaları idiler bir zamanlar.
Biçimi ile kişinin merakını uyandırıp, kapıya canlılık getirirler, uzaklardan farkedilmezler, ancak yaklaşınca şekilleri, anlamları ve özellikleri belirginleşir.

Kapı tokmakları özgün tasarım ürünleridir. Çağlar içinde, yorumlama gücünü yitirmemiş ustaların elinden çıkmışlar ve her dönemde yepyeni bir form oluşturmuşlardır. Her biri birer plastik sanat eseridir.
Kapılar yapının süsüdür. Yapı sahibinin zevkini, sosyal durumunu, inançlarını aktarır bizlere.
Tarihe bakacak olursak, örneğin Selçuk mimarisinde kapılar anıtsal bir görünüm kazanmışlardır. Osmanlı devri yapılarında, Selçuk kapıları formu büyük camilerin cümle ya da avlu kapılarmda karakterini korumuştur. Eski Mısır'da, Asur'da, Yunan'da, Roma'da kapılar, önemlerini daima korumuşlardır.

Zaman içinde, çeşitli kültürlerde kapıların eşiklerine, üzerine kötü nazarları kovan, iyiliği çeken bir takım işaretler ya da cisimler konulmuştur. Kapı tokmağı da bu cisimlerden biri midir acaba?

Bulunduğu kapının gerisinde yaşayan topluluğun ya da tek bir insanın korkularının, endişelerinin, inançlarının, ümitlerinin, gözle görülmeyen kavramlara karşı savunmasının elle tutulur simgesi değil midir?

Kapı tokmakları ve dolayısıyla kapılar ile ilgili araştırmalar sırasında Doğu Anadolu'da, Güneyde, Orta Anadolu'da, Marmara Bölgesinde ve bilhassa Ege Bölgesinde yoğun olarak, gerek kapıların ahşap süslemlerinde gerekse demirden yapılmış kapı süslemelerinde ve çoklukla kapı tokmakları üzerinde: kartal, kuş, aslan ya da aslan başı, insan ya da insan başı, balık, yılan, ejder, sfenks başı, meduza başı gibi figürler ile sitilize edilmiş bitki motifleri ve geometrik motiflere rastlanmaktadır.
Bu motiflerin ısrarla ve vazgeçilmeden kullanılmış ol-ması, Müslümanlığın kabulünden sonra hayvan ve de insan figürlerinin azalarak ve birden yok olarak yerlerini sade bir takım şekillere, örneğin halka, oval ya da armudi sarkaç formlarına bıraktıkları, bütün bunların tesadüf eseri olmadığını düşünerek, bu olayın kökenini araştırmak gerektiği fikri yoğunluk kazanmaktadır.
Yolumuz Orta Asya'dan Başlıyor
Pazarık, Şibe Tüekta, Karakol, Katanda ve Noin - Ula kurganlarından çıkan bulgulardan Hunların uygarlık düzeyi tanınmaktadır.
Göçer Hunlar günlük hayatta kullandıkları bütün eşyalar üzerine resim ve kabartmalar yapmışlardır. Her tür eşyalarını süslemesiz düşünemiyorlardı dahi.
Uçsuz bucaksız bozkırlarda at koşturan Hunların sanatsal eğilimleri tabii ki şehirlere, tapınaklara dayanmayacaktı. Her gün kullandıkları eşyaların üzerine bozkırda yaşayan hayvanların hareketli ve dinamik, üsluplaşmış figürlerini işlemekten mutluluk duyacaklardı.
Her türlü yapıtlarda gerçekçi bir dünya görüşü ve çok ustaca bir çizgicilik, form anlayışı hakimdir. Bazen figürler uygulandığı eşyayı süsleme eğiliminden ötürü, eşyanın biçimine sığdırılma çabası içinde deformasyona uğramakta ve üsluplaşma doğmaktadır.

Türk sanatının geçirdiği evrimler sırasında, göçebelerin yerleşik uygarlığa geçişlerinde, bu figür kalıplarının yerleşik toplulukların anıtları üzerinde süsleyici rollerini devam ettirecekleri bir gerçektir.
Bozkırda gelişen hayvan üslubunun, Orta Avrupa'ya ve Ön Asya'ya kadar yayılmasının ve uzun zaman devam etmesinin sebebi, Hunların atalarının tabiat üstü kuvvetlere karşı eğilimlerinden ortaya çıkmış olmasıdır.
Bu toplulukların tarihin ilk çağlarından günümüze kadar bir çok batıl inançları bulunduğu bilinraektedir. Maddi yaşantıları dışında manevi değerlere bağlanırlar ve bu değerlere ancak sihir ve tılsımla ulaşabileceklerini sanırlardı. İlkel topluluklarda, sihirin kuvvetinin düşmana fenalık getireceğine inanılırdı.
Hislere hitap eden sihir, başlangıçtan bugüne kadar avcı toplumların hayatında da önemli bir rol oynamıştır. Bazı ilkel topluluklar, geyiklerin ve yabani domuzlann çene kemiklerini evlerine asarlar ve böylelikle kemiklerin içindeki ruhlarm yaşayanlan etkisi altına alacağına inanırlardı.
Sir James G. Fraser "Altın Dal" adlı eserinde, Hayvan Üslubunun ilk defa kemikleri kullanmakla başladığından bahseder.
Hislere hitap eden sihirden ve bu fikri aksettiren sembollerden dolayı hayvanların kendine has davranışlarını insanlara geçirdiklerine inanırlardı.
Kuvvetli hayvana ait biçimlendirilmiş nesneyi üzerinde ve yakınında bulundurmakla, hayvanın kudret ve kuvvetinin kendisine geçmesini ümid ediyor olabilirlerdi.
İlham verici sembolik kaynak olarak hayvan biçimlerinin kullanılması çok yaygındı. İç Asyalı sanatçı için işlenecek en popüler konu bu hayvan üslubu idi.
Kemer tokaları, at koşumları, eyer altı örtüleri, çadırlarda kullanılan keçeler, halı ve dokumalarda, deri kemerler üzerindeki madeni plâkalarda, kılıç ve mızraklarda hep bu konular işleniyordu.

Efsanelere göre Hunların atalarına, Maeotis Geçitlerinde sihirli bir geyik yol göstermişti. Bu rivayetler Hunların Menşe Efsanesine ışık tutmaktadır. Avrasya bozkırlarında tabiatçı görüşle yapılmış pek çok geyik figürini bulunmuştur. Çünkü geyik onların koruyucu hayvanıdır.
Demek ki bu figürler totemik ve koruyucu bir anlam taşımaktadırlar. Bu sembolik yapıtların eski Türk toplumlarının efsanelerinden esinlenerek biçimlendikleri anlaşılmaktadır. İç Asya'da bir çok Türk Urukları, köklerinin belirli hayvanlardan türediğine inanmaktadırlar.
Örneğin Göktürkler Kurt'tan çoğaldıklarına inanıyorlar ve bozkurt sembolünü yaşamlarının içine sokuyorlardı.
Totemik karakter ve şamanlığm etkisi altında Ordos bölgesinde, madenden pek çok kemer süslemesinde de hayvanlar teker teker ya da gruplar halinde görülürler. Bunlar arasmda yırtıcı hayvanların bir başka hayvana saldırma sahnesi sık sık tekrarlanmıştır.
Figürlerin karşılıklı, simetrik olarak yerleşirilmesi de sanatçılar arasmda çok sevilmiş ve bu geleneğin zengin varyasyonlan kalıplar halinde yüzyıllar boyu kullanılmıştır. Örneğin sarkıntılı kemer geleneği birçok Türk toplumunda olduğu gibi Uygurlarda da devam eder.
Ancak totemizim ve şamanizm ile ilgisini kesen Türk boylarında ve daha sonra İslamiyeti kabul eden Türk top-luluklarmda, rütbeyi belirten bu kemerlerde hayvan figürlü plakalar yerlerini bitkisel motifli plakalara bırakmıştır. Bozkır sanatında hayvan mücadele sahneleri ile birlikte, fantastik ve hayali yaratıklara da yer verilmiştir. Hun hayvan üslubunun yerleşmiş kalıplarını yüzyıllarca işleyen Türk sanatçılar eserlerinde sonsuz bir tabiiliğe ulaşmışlardır.
Timur devri minyatürlerinde süvarilerin ellerinde kurt biçimi gürzler görülmektedir ki, bu bir totemizm işaretidir.

14. yüzyıla ait Şehnameden bir minyatürde, sanatçı çadır direği üzerinde görülen Sfenks'in, çadırı koruyucu bir tılsım olarak kullanıldığını vurgulamaktadır.
Bozkırda, insanla yapılan savaşlar ve hayvanlarla ya-pılan mücadeleler sanatsal desenlerin özünü mücadele esasına dayandırmıştır.Hayvan üslubunun doğuş sebeblerinden biri de budur. Figürlerin coşkulu bir canlılık içlnde oluşu şamanlık uygulaması ve totemik bir düzenin etkisi ile meydana gelmiştir.
Hayvan üslubunda tabiata dönük figürlerin bazen süsleyecekleri eşyanın biçimine uygun olarak yerleştirilmesi çabası bir üsluplaşmayı meydana getirmiştir. Figür ya da figürler uygulandıkları eşya üzerinde uzatılır, genişletilir ya da yassıltılır.
Totemiz ve şamanizim ile ilgili bu sabit figür kalıpları, yüzyıllar içinde anlamlarmı değiştirmeye başlarlar.
Örneğin pars, kaplan, aslan gibi yırtıcı hayvanlar gündüzü; geyik, keçi, boğa gibileri geceyi temsil ederler.
Yırtıcı bir hayvanın, çift tırnaklı bir hayvana saldırışı zaferi temsil eder. Tarih boyunca bütün bu simgeler yaşarlar ve zaman içinde anlam değiştirirler. Çeşitli dönemlerin sanatçıları bunları plastik olarak işlemek istemişler ve değişik malzemeler üzerine bu simgeler işlenmiştir.

Sonraları yalnız estetik biçimleri ve Ata kültü itikatlarının kalıntıları olarak kullanılmışlardır. Uygurlar yerleşik düzene geçtiklerinde bu formları mimari eserlerin üzerinde süsleyici ögeler olarak kullanmaya başladılar.
Gazneli ve Selçuklu yapılarmda tılsımlı olarak kabul edilen, koruyucu özelliğe sahip erken dönem hayvanlarının kullanılma nedenlerinden biri süsleme amaçlı olmalarıdır, ama gene de için için bunların tılsımına inanmaya devam etmektedirler.
Ata kültü tasvirleri, malzeme olarak sadece taş üzerine yapılmamışlardır.
Kapı tokmaklarında, ahşap kapılarda, pencere kanatlarında, alçı ve çini süslemede her türlü ev eşyasında, aynalarda, tunç havanlarda, seramikler üzerinde de bu malzeme yer almıştır.
Anıtlar üzerinde yer alan bu hayvanlar ve hayali yaratıklar sanatçıların hayallerinin ürünleri değildir. Bu figürler bilinç altmda "Ata kültü" olarak yaşamış ve tabiat üstü kuwetlerden korunmak üzere ve tılsımlarına inanılarak, sanatçılardan yapılmaları istenmiştir.
İslami dönemde göçebe yaşantısını devam ettiren Türk toplumlarında çadırlarını kötü ruhlardan korumak üzere giriş yerlerine hayvan figürleri işledikleri görülmektedir. Çadır orta direğine, gürzlere ve sancak sopalarına bu figürlerin takıldıkları, savaşçıların hayvan biçimli tepelikler giydikleri, minyatürler üzerinden izlenmektedir.

Türk sanatının en erken dönemlerinde gördüğümüz hayvan sahnelerinin işlenmesi, hayvanın mitolojik simgesi, toplulukların tek tanrılı dine geçmesi ile önemini ve anlamını kaybetmiştir.
Gazne, Selçuklu, Avar, Peçenek, Kırgız dönemlerinde, İç Asya, Doğu Avrupa, Balkanların kuzeyi, İran, Irak, Kafkasya, Mısır, Anadolu, Hindistan'da bulunan binlerce yapıda ve buluntuda, bütün bu temalarm binlercesine rastlanmaktadır.
Türkler dinlerini değiştirmişler ama sanat geleneklerini, kültürlerini terketmemişler, onlara yaşamlarının bir kesitinde, yaşadıkları çevrede mutlaka yer vermişlerdir.Anadolu'da iç karışıklıklar yüzünden başlangıçta fazla eser veremeyen Selçuklular, 13. yüzyılda büyük yapı faaliyeti gösterdiler. Özellikle Alaaddin Keykubad (1219 - 37) zamanında Konya, Selçuk sanatının merkezi oldu. Konya ve diğer Selçuklu merkezlerinde taşınabilir pek çok el sanatı eseri yapıldı. Bu eserlerde Selçuklu sanatının büyük yaratıcı gücü ortaya konulmuştu.
Anadolu Selçuklu mimari süslemesi ve küçük sanatlar İslam sanatı içinde incelendiğinde büyük değişikliklerle karşılaşılmaktadır.

Özellikle taş süsleme ve figürlü kabartma dallarında yapılan cesurca ataklar İslam sanatmda yeni sayfalar açmakta ve pek çok sanatçıya daha özgün çalışabilme olanağını tanımaktadır.
Anadolu'da yeni bir sentez oluşturulmuştur. Orta Asya, Türk, İran, Irak ve Suriye bölgesi İslam sanatı ögeleri, daha önce burada var olan Bizans ve Ermeni sanatları ögeleri ile karışmış ve oldukça değişik, çarpıcı formlar elde edilmiştir. Artık Anadolu sanatçısı yeni bir arama ve deneme devresine girmiştir. Bu denemenin durulmaya başladığı 15. yüzyılda Bursa, Edirne, İstanbul merkezlerinin öncü olduğu Osmanlı sanatının gelişmesi izlenmektedir. Çeşitli bölgelerdeki beylikler başka başka sanatsal denemeler ortaya koyarak Selçuklu karakterinden bazen büyük ölçedü ayrılırlar. Karaman ve Doğu Anadolu bölgesi eserleri bilhassa taş işçiliğinde Selçuklu karakterini sürdürmektedirler.

Taş bezemenin özellikle 13. yüzyılda çok başarıh örnekler verdiğini ve ilk yarıda figürlerin yassı kabartma tarzında olduğunu görmekteyiz. 13. yüzyılın ikinci yarısında dekor daha dolgun ve Barok karakterdedir. Tam ve yarım palmetler, arabeskler, kûfi ve neshi yazı, bitkisel, girift motifler, geometrik dekor, hepsi bir arada izlenmektedir. Bu dönemde, saydığımız bütün bu dekoru içeren anıtsal kapılar büyük birer yaratıcılık örnekleridir.Bu arada 1101 - 1312 yılları arasmda Mardin ve Diyarbakır bölgesinde devlet kuran Artuklular Selçuklulara tâbi olarak hüküm sürmüşlerdir. Çok gelişmiş sanat eserleri veren Artuk'lular daha yassı taş kabartma bezemeler ve girift ağlar kullanmışlardır.

12. - 13. yüzyıl Büyük Selçuklu ve onu izleyen İlhanlı el sanatlarında figür tasvirlerinin çok çeşitli örneklerini buluruz.
Gezegen - burç tasvirleri, sembolik, tılsımlı, olağan üstü kuvvetleri olduğu kabul edilen sfenks, siren, çift başlı kartal, ejder gibi yaratıklar, tavus, arslan, kartal gibi sembolik hayvanlar İslam dünyasının yarattığı belirli bir programla el sanatlarının çeşitli dallarında ana süs unsuru olur. Hayvan ve insan motiflerinin bitkisel kıvrımlarla karıştırılması da arabesk ve figür bileşiminin başlangıcını Orta Asya'ya götürmektedir.

Selçuklularda insan figürleri cepheden tasvir edilmiştir. Bunlar badem gözlü, ince uzun burunlu, uzun saçlı figürlerdir. Figürler çoğu kez ellerinde sonsuzluğu veya bereketi sembolize eden haşhaş dalı veya nar gibi bir sembol tutar. İnsan figürü Anadolu'da rozet şeklinde canlandırılarak ay ve güneşi sembolize eder. Çoğunlukla ay ve güneş bir arada kullanılır.
Maske şeklinde insan başı figürü ise muska, tılsım, nazarlık olarak kullanılmışdır.
Arslan motifi Anadolu Selçuklulannda en çok kullanılan kabartma motiflerinden biridir. Tek ya da çoğunlukla çift ve simetrik olarak tasvir edilirler. Genelde kaba olan yüzlerde kübik bir ifade vardır.
İri badem gözler, yassı büyük bir burun, iri ve açık bir ağız ve şişman yanaklı olarak işlenirler.
Sadece arslan başı olarak işlenen konsollar veya çörtenler de Selçuk sanatında çok kullanılmıştır.
Arslan, olağanüstü kuvvetine inanılan bir hayvandır. Çeşitli devir ve kültürlerde kuvvet ve kudret sembolü olarak görülmüştür. Genellikle sarayları, şehirleri, yapıları kötülükten, düşmandan koruyan bir unsur olarak kullanılmıştır. Arslan, arma ve totem olarak kabul edilmiş bir figürdür.
Ejder kuyruklu arslanlar, aynı hayvan üzerinde iki zıt prensibi birleştirmektedir. Arslan aydınlık ve güneş; ejder ise ay, yeraltı karanlık sembolüdür.
Selçuk sanatında çok kullanılan tek ve çift başlı kuş ya da kartal figürü çok ilginç bir figürdür. Avrasya hayvan üslubunda, İslam dünyasında ve Selçuk sanatında yaygın olan kuş ve kartalların özellikle Şaman dini inanışlarından geldiği bir gerçektir. 10. yüzyıldan beri İslamiyeti kabul eden Türkler, uzun zaman şamani inanç ve düşüncelerini İslamiyetle uzlaştırarak, korumuşlardır. Örneğin Yakut Türklerinde en korkunç and kartal adına içirilir, ve kartal adına yalan yere yemin edenin ocağının söneceğine inanılırdı. Kartal Orta Asya Türklerinde koruyucu ruh olarak kabul edilmişti. Kartal aynı zamanda kudret ve kuvvet sembolü idi.
Anadolu Selçuklu İmparatorları savaşlarda hakim oldukları yere, üzerinde kartal figürünün olduğu bir çadır kurarlardı. Kartal, nazarlık, tılsım ve koruyucu unsur olarak da kullanılmıştır.
Kartal motifinin bir şekilde kullanıldığı yapıların içi böylelikle kötülüklerden, fena ruhlardan, kötü düşüncelerden korunmak istenmiştir. Kalelerde kartallar şehri müdafaa eden koruyucu ruh ve kötülükleri önleyecek nazarlıktır, tılsımdır.
Orta Asya İnançlarına göre, her insanın kuş şeklinde bir koruyucu ruhu vardır. Orhun kitabelerinde ölen kimsenin kuş gibi uçtuğundan bahsedilmektedir.
Selçuk sanatında Sfenks figürüne yapıları koruyucu, uğur ve talih getirici tılsımlı bir yaratık olarak yer verilmiştir ve yapılarda kullanılmıştır.İnsan başı figürü ise ay ve güneş sembolü olarak ele alınmıştır. Anadolu Selçuk sanatının en yaygın figürü ise ejderdir. Selçuk ejder kabartmalarının tipik özelliği uzun gövdelerin genellikle düğümler meydana getirerek uzaması ve her iki uçta birer başla son bulmasıdır. Genellikle karşılıklı ve simetrik iki ejder figürü işlenmiştir.

Ejderlerin de çeşitli sembolik maksatlarla kullanıldıkları bir gerçektir. Eski Orta Asya inançlarına göre gök kubbenin idaresi bir ejder çiftine bağlıdır. Ejder ahengi, hareketi ve düzeni temsil etmektedir.
Ejder çifti karanlık ve kötülükle savaşı da sembolize ediyor olabilir. Orta çağda, ay ve güneş sembolü olarak kullanılmışlardır.
Ağız ağıza veren ejder çiftlerinin, gecenin sembolü olan ayı yutmaları ile aydınlığın, güneşin, iyiliğin üstünlüğü canlandırılmıştır.
Ejder, Yunanlılardan beri Asklepion'un sembolüdür. Kalelerde, hanlarda, saraylarda ve özellikle darüşşifalarda içeriye kötülük, düşman, hastalık girmesini önleyen bir tılsım olarak kullanılmış olabilir.
Arslan - ejder kompozisyonlarında astral - mitolojik zıt kuvvetlerin savaşı sembolize edilmektedir. Ayrıca Hellenistik astrolojide ejder (Cauzehar) sekizinci gezegen olarak kabul edilir.

Tekrar başa Kapı tokmaklarına dönüyoruz
Figürlerle ilgili menşe araştırmamızın sonunda tekrar konumuza, kapı tokmaklarma dönüyoruz. Karşımıza çıkan figürler ve tasvirler hakkmda bilgi edinmek, kapı tokmaklarını değerlendirmek açısından önemli.
M.Ö. 9. yüzyılda yaşamış İonya'lı şair Homeros, Odysseia adlı eserinde kapı tokmaklarından bahsediyor.
1. Bölüm (440. Kısım)
Telemakhos oturdu yatağın üstüne, çıkardı yumuşak gömleğini, verdi hamarat kadına.
O da düzeltip katladı gömleği, astı oymalı döşeğin yanındaki askıya, sonra çıktı odadan dışarı, kapıyı tutup çekti gümüş halkasından
7. Bölüm (85. Kısım)

Ulu canlı Alkinoos'un yüksek çatılı sarayı ışıldıyordu güneş gibi, ay gibi. Tunç duvarlar uzanıyordu iki yanda girişten ta içerilere dek. Kuşaklar vardı bu duvarlarda, mavi mineden, altın kapılar açılıyordu sağlam evin içerisine doğru.
Eşikleri tunçtan, söveleri gümüştendi.
İki yanları ve kapı tokmakları altından.Romalılar döneminde kapılar tokmak, kilit ve sürgülerle donatılıyordu. Pompei'de bir evin kapısı üzerinde, halka biçiminde, hareketli bir tokmak örneği bulunmuştur. Ayrıca gene Pompei'de bir evin fresk duvar süslemeleri üzerinde, kapı tokmaklarımn işlendiği bir yapıyı izleyebiliyoruz.
Orta Çağ'da, tokmak genellikle oymalı bir figürün (arslan yüzü - deniz kızı - maske - deniz kabuğu motifi) üzerine takılan ve alt kısmı ile bir çivinin başına vurulan, demirden ya da bronzdan büyük bir halka biçimindeydi.

Dökümle Yapılan Kabartmalarla Süslü Eserlerde Kapı Tokmakları
Anadolu Selçuklularına ait madeni eserlerden en kalabalık grup dökümle elde edilen kabartmalarla süslü tunç eserlere ait gruptur. Bu grupta kapı tokmakları, havanlar, şamdanlar, aynalar bulunmaktadır.
Orta Çağ insanı için tılsımh anlamlar taşıdıkları anlaşılan gezegen ve burç sembolleri, Selçuklu devri madeni eserlerinin süslemesinde her bölgede kullanılmışlardır. Ancak bu figürler özellikle Artuklu ve Zengi bölgelerinde (Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Mezopotamya) çok daha scvilerek kullanılmışlardır.
Cizre Ulu Camii Tunç Kapı Tokmağı
Karşılıklı duran iki ejder ve ortada bir arslan başı kompozisyonundan meydana gelen, Cizre Ulu Camii'nin kapısına ait çifte tokmaklardan biri İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde, diğeri de Kopenhag David Koleksiyonunda bulunmaktadır. 13. yüzyılın başlarına tarihlenen Cizre Ulu Camii'nin çift kanatlı ana kapısının üzerinde yedi yüzyıldır duran ejder figürlü tokmaklardan biri 1969 yılında çalınmış ve yurt dışına çıkarılarak Kopenhag'daki David Koleksiyonuna satılmıştır.
Tokmağın kapıya tesbit edildiği stilize bir arslan başı şeklindeki parçası (düğüm kısmı), tokmak yerinden sökülmek istenirken kırılmış ve kapının üzerinde kalmıştır. Bu nedenle David koleksiyonundaki tokmağın arslan başı şeklindeki düğüm kısmı eksiktir. Çalınma olayı üzerine, sağlam durumda olan ikinci tokmak ile çalınan tokmağın figürlü düğüm kısmı yerinden çıkarılarak İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi'ne getirilmiştir.
Cizre topraklarmm çok benzeri bir diğer tokmak ise Batı Berlin Devlet Müzesi'nde sergilenmektedir. (En. No. I. 2242) Cizre Ulu Camii'ne ait tokmakların ejderleri, badem gözlü, sivri kulaklı, kanatlı figürlerdir. Kanatlarını ısırır şekilde tasvir edilmiş olan bu ejderlerin kazıma tekniği ile yapılmış yılan pulu deseni ile örtülü gövdeleri büyük bir düğüm oluşturmakta ve birbirine dolanan kuyrukları kartal başlarıyla bitmektedir.
Ejder figürlerinin ne gibi amaçlarla ve nerelerde kullanıldığma daha önce değinmiştik. Cizre Ulu Camii tokmaklarında ejderler arslan başı ve kartal ile birlikte tasvir edilmiştir.
Güneş veya aydınlık sembolü olan arslan başı ve kartal ile tasvir edilen ejder figürlerinin zıt bir oluşumu, Ay'ı ve karanlığı temsil ettiği düşünülmektedir. Kuyrukları kartal başlarıyla biten iki ejder ve bir arslan başı kompozisyonundan oluşan Cizre tokmaklarının, Anadolu Selçuklu sanatında güneş ve ay sembolü olarak kullanıldıklarını söyleyebildiğimiz gibi, ayrı ayrı her biri kuvvet ve kudret sembolü olan bu üç hayvan figürünün birlikte kullanılarak bir "pekiştirilmiş üstün kuvvet" imajı yaratılmak istenmiş olması da kuvvetle muhtemeldir.Artuklu Meliki Nasıreddin Mahmud (1200 - 1222) devrinde, 1206 yılında Diyarbakır'da yazılan el - Cezari'nin Otomata adlı yazmasının minyatürlerinden birinde Ulu Camii kapı tokmağında görülen figürün bir eşinin tasvir edildiği görülmektedir. 13. yüzyıla ait bu yazmadaki figürden faydalanarak tunç tokmaklarının da 13. yüzyıl başlarında Diyarbakır'daki bir atölyeye ait olduğu söylenebilir. (Gönül Öney, Anadolu Selçuklu mimarisinde Süsleme ve El Sanatları, s. 168)
Anadolu'da ve İstanbul'da Günümüze Ulaşan Kapı Tokmakları
İzmir Çevresi: İzmir'de kapılar hareketlidir, renklidir, çok süslüdür. Üsluplaşmış motifler ve çok çeşitli semboller kapıların ayna kısımlarını adeta doldururlar. Çeşitli bitki motifleri, çiçekler, meyvalar, vazolu ya da vazosuz çiçek demetleri, kuş, ejder, kartal, güvercin, arslan, balık, deniz kabuğu motifleri, geometrik ağlar, rozetler, madalyonlar içinde denizci armaları, yabancı milletlere ait armalar, insan ve çocuk figürleri ve bu zengin oekorlu kapılara ait görülmemiş derecede çeşitli kapı tokmakları.
Örneğin Alsancak'ta, stilize Akanthus yaprağı üzerinde duran, kanatları iki yana açık, başı sağa dönük, gagası açık, tüm vücud ve kanat tüylerinin detaylı bir şekilde işlendiği kartal figürü, ait olduğu kapı tokmağının ayna kısmını oluşturmaktadır. Alt kısımda elips şeklinde ve ortada çiçek motifi ile zenginleştirilmiş hareketli kısım bulunmaktadır.
Gene Alsancak'ta bir diğer örnekte üzeri yivli elips bir madalyon içinde, çıkık elmacık kemikli, iri burunlu, etli dudaklı, sakallı ve gülümseyen bir erkek başı, cepheden tasvir edilmiştir. Bu büyük bir olasılıkla koruyucu cin figürüdür. Asurda M.Ö. I. binde Hursabad'da kapılar üzerine koruyucu cin kabartmaları yapıldığmı kaynaklardan biliyoruz. Alsancak'taki bu tokmak da aynı amaçla yapılmıştır.
İzmir'de eskilerde tılsıma ve büyüye, tabiat üstü varlıkların kuvvetine çok inanıldığını gene yazılı kaynaklardan öğrenmekteyiz.

Aynı bölgede bir tokmak üzerinde sfenk başı figürü görülmektedir. Baş cephedendir, yüzde simetri hakimdir. Çıkık bir alın ve iri badem şeklinde gözleri vardır. Alt kısımda değişik kıvrımı ile hareketli kısım yer almaktadır.
Bir diğer tokmak üzerinde ise Medusa başı figürü izlenmektedir.İç içe iki halkadan oluşan madalyon ortasında cepheden bir medusa figürü izlenmektedir. Dövme demirden yapılmış olan tokmak, sade bir düğüm kısmı ile kapıya birleşmektedir.
Bu tokmaklarm hepsi tılsımlı anlamları düşünülerek nazara karşı kullanılmışlardır.
İzmir'de yunus balığı, uzun saçlı çıplak bir kadın, tabut, kabartma çelenk formunda kapı tokmaklarma da rastlanılmaktadır.
19. yüzyılda İzmir ve İstanbul'da yaşayan azınlık nüfusun pek çoğu Avrupa devletlerinden yardım görmekle kalmamış, yabancı tebaaya geçme olanağını da bulmuşlardır. Böylece bu büyük şehirlerde
Avrupalıların yanı sıra, onlara özenen ve kendini Avrupalı sayan yerli bir gurup ortaya çıkmıştır. Bunlara "Lövanten" denilmiştir.
İşte bu Lövanten ve Hıristiyan ailelere ait yapıların kapı tokmakları daha değişik formlarda oluyordu. Bu tokmaklarda sıkça rastlanan figür saçları yaprak ve çiçek motifleri ile süslenmiş, iri gözlü, sivri burunlu, kalın ve biçimli dudaklı, güzel bir çene yapısına sahip kadın ve erkek başı idi. Bir diğer kapı tokmağında ise, yeleleri başının etrafmı çevrelemiş ve cepheden tasvir edilmiş arslan başı motifi izlenmektedir.
Bornova'da bir köşkün çift kanatlı ahşap bahçe kapısında Osmanlı döneminin sevilen motifi, halka şeklindeki tokmaklarla, arslan başı formundaki tokmak birlikte kullanılmıştır.Gene Bornova'da sadece bir kere rastladığım bir tokmak figürü oldukça ilginçtir.
Çelenk şeklinde işlenmiş büyük bir halkayı sımsıkı tutmuş bir erkek elidir bu. Parmakların hatta tırnakların ayrıntılı olarak işlendiği bu el, hareketli halkayı kapıya bağlamaktadır.
İzmir ve çevresinde sevilerek kullamlan kapı tokmağı motifi (el) şeklinde olanıdır. Bu el tokmaklar çift kanatlı kapılar üzerinde tek, çift ve bazı örneklerde dörtlü olarak görülürler.
Eller simetrik ve çift olarak kullamldıkları gibi, bazen ellerden biri ya da üçüncü bir el daha aşağı bir seviyede yer almaktadır.
Bu yerleştirme şekli gelenlerin boyuna göre, kadın, erkek ve çocuk olduğu düşünülerek yapılmıştır.
El formundaki tokmakların en önemli özellikleri seri imalat olarak tek bir şekilde yapılmış olmalarıdır.

Bu konuda yaptığım araştırmada otuzun üzerinde değişik el formu tesbit ettim. Şişman, zayıf, küt ya da uzun parmaklı eller. Kiminde parmakları ayrık gibi duran, ya da sıkılmış yumruk formunda olan, bazılarında baş parmak ile işaret parmağı uç uca gelmiş, bir diğerinde orta parmak iyice uzun, kimi elde hiç yüzük yok, bazılarında iki ayrı parmakda da yüzük var. Bazı ellerde de orta parmak veya yüzük parmağında tek yüzük var.
Bilek kısmında elbise kolunun fırfırlı bitimini ya da düz manşeti izleyebiliyoruz. Bazı örneklerde dantelli kol ağızları olabiliyor.
Hemen bütün bileklerde üzerleri işli veya yuvarlak, armalı madalyonlu bilezikler görülmekte. Bilek kısmı iri düğme ile kapanan elbise kol uçları da var.
Bütün bu saydıklarım göz önüne alınırsa, bu el figürlerinde seri üretim ve standartlaşmanm söz konusu olmadığı kesinleşir.
Kişilerin bireysel istekleri doğrultusunda, yaşayanların el kalıpları almarak, döküm yapılmış olması kuvvetle muhtemeldir.
Ancak daha sonra bazı formların seri olarak dökümleri yapılmış ve başka kapılarda kullanılmışlardır.
Araştırmalarımda doğruluk derecesini pek bilememekle beraber, hep aynı anlatımlarla karşılaştım. Değişik parmaklardaki yüzükler ya da elde yüzük olmaması ev sahibinin, evli, dul, nişanlı ya da bekar oluşunu simgelermiş.

Eller avuçlarında bazen muntazam ve top gibi ya da üzerlerinde bir takım şekillerin olduğu küresel formda bir cisim tutarlar.
Daha önce figürlerin menşei konusunda nar ya da haşhaş meyvasının sonsuz hayatı, bolluğu, iyiliği simgelediğini ve gerek Şamanizmde gerekse Selçuklu sanatındaki melek veya insan figürlerinin ellerinde, bu meyvalardan tutarak tasvir edilen örnekler olduğunu gördük.
Ayrıca Selçuklu sanatı kabartma hayat ağacı motiflerinde bazı kereler dallar arasında yer alan nar meyvalarının da cenneti simgelediği bilinir.
Bu şekilde "nar" ile İslami inanç da ortaya çıkmaktadır. (Hayat ağacının gök ile yeri birbirine bağladığma inanılırdı.)
Kapı tokmaklarındaki bu eller, sonsuz hayatı, cenneti, bolluğu ve iyiliği simgeleyen nar meyvasını tutmaktadırlar ve bu el kapıya avucundaki bereket sembolü cisim ile vurmaktadır.Kapının dışındaki kişinin, içeridekilerle ilk teması bu bereket sembolünü tutan ele dokunarak başlıyor.
İnsanlar eski bir gelenekle nazar deymesin derken, en yakınlarındaki tahta bir cisme ellerini vurarak (tık - tık) diye bir ses çıkarttırırlar.
İşte tüm bu inançlar, nazar ve tılsımla ilgili düşüncelerin, eskide de kalsalar meydana getirdikleri çekicilik, bu el şeklindeki tokmakta toplanmasıdır. Bütün bu kapı tokmakları aynı anda göze, dokunma duyusuna ve kulağa hitab etmektedirler.
İzmir ve çevresinde bilhassa eskilerde tılsıma, nazara, kötü ruhlara çok inanılıyordu. Bu tarz inançlara sahip bir topluluğun, bu formlarda yapılmış tokmaklarda bu inançlarını, rahatlıkla dışarı vurduklarını izliyoruz. Bu psikolojik ve kültürel bir gerçektir.
Konya'da Kapı Tokmakları
Konya'da kapı tokmaklarmm en ilginç örneklerine Mevlana Mescidi'nde, Hürrem Paşa Türbesi'nde, bahçeli eski Konya evlerinde, Ermanak Ulu Camii'nde rastlamaktayız.
Mevlana Mescidi kapı tokmağı, görünüşündeki zerafet, burma halkalı hareketli kısmı ve bombeli, işlemeli ayna kısmı ile çok güzel bir örnektir.
Esas tokmağı ve aynayı kapıya tesbit eden düğüm kısmı kuş ağazı gibi açılmakta ve alt kısmı geriye kıvrılarak, burma halkayı tutmaktadır. (1565) Hürrem Paşa Türbesi'nin çift kanatlı ahşap kapısına ait düz halka formundaki tokmaklar Mevlana Mescidi tokmakları ile benzerdir fakat şişkin ayna kısmınm dantel şeklinde kesilmiş olması ve sitilize lale tomurcuğu şeklinde biten üst kısımları daha ilginçtir.

1302 tarihli Ermanak Ulu Camii, Karamanoğlu Mahmut Bey tarafmınan yaptırılmıştır. Kabartmalarla kaplı, ceviz, çift kanatlı kapılar üzerinde, bombeli tunç ayna kısımları ile sade, halka formunda tokmaklar yer almaktadır.
Kemaliye Kapı Tokmakları
Kemaliye'de Urartu ve Selçuklu tesirlerini taşıyan kapı tokmakları halen mevcuttur. Kapılarda genelde iki tokmak kullanılmıştır. Duygusal motifler, hayvan şekilleri, stilize bitki motiflerinin işlendiği demir kapı tokmaklarının alt kısımlarında halka formunda ikinci bir tokmak daha yer alır.
Anlatılanlara göre, üst kısımda tok ses çıkaran kapı tokmağı erkek misafire, alttaki hafif tokmak ise kadınlara aittir.
Tokmakların ayna kısımlarındaki oyma demir süslemeler, Divriği kapıları üzerindeki oymalı demir levha süslemeleri ile büyük bir benzerlik göstermektedir.
Tokmakların yerleştirildiği levhalar üzerindeki ana bezeme simetrik, uçları volütlü stilize kıvrımlar, vazolu ya da vazosuz üsluplaşmış çiçekler, yapraklar ya da çiçeksiz çift kulplu, geniş ağazlı vazo formlarıdır.

Divriği Kapı Tokmakları
Divriği'de çift kanatlı, çivili, kabaralı kapılar üzerinde mahalli demirciliğin en güzel eserleri olan kapı tokmakları (şak şak), oymalı iri pullar (çekecek), anahtar ağızlıkları ve kapı kolları özel bir yer tutarlar.Örneğin Hacı İsmail Bey konağının orta kapısı üzerinde simetrik olarak demirden yapılmış oymalı levhalar halinde süsler, bunların alt kısımlarında oymalı, bombeli dize şeklinde ayna kısmı ve buna bağlanan armudi şekilli hayli ilginç kapı tokmağı formları izlenmektedir.
Bursa Kapı Tokmakları
Bursa evinde tek ya da çift kanatlı, çivili ahşap kapıların tokmakları kapıların yüksekçe bir kısmında, iri halkalar halindedirler. Ayna kısımları stilize edilmiş çeşitli çiçek motifleri formundadır. Çok zarif görünümleri vardır.
Ankara Kapı Tokmakları
Eski Ankara evlerinin çift kanatlı ahşap kapıları üzerinde simetrik olarak yerleştirilmiş dövme demir ayna kısımları ve bronz halka kapı tokmakları görülür.
Ayna kısımları düz bombeli ya da oyma desenlidir.
Diyarbakır Kapı Tokmakları
Diyarbakır'da sokak kapıları genelde basık ve tek kanatlıdır. Bunlar geniş, taş avlulara açılan kapılardır. Eskiden kalma, ceviz olanları da vardır.
Bu kapılarda kapıyı çalmak için şak - şak diye ta-bir edilen kapı tokmakları vardır. Bu tokmakların çoğu, kuyruğunu kaldırmış akrep formundadırlar. Bazı kapılarda çift kapı tokmağı vardır ve bunlar genelde halka formundadırlar.
İstanbul'da Eski Kapı Tokmakları
İstanbul'un en eski kapı tokmaklarına Anadolu Hisarı, Rumeli Hisarı gibi kale ve eski han kapılarında, örneğin Sirkeci'deki 4. Vakıf Hanı'nın kapısında, camilerin, küatüphanelerin kapılarında, sivil mimari örneklerinde, eski ahşap evlerin, köşklerin, sarayların kapılarında rastlanır. Osmanlı döneminde hem dini hem de sivil mimarlıkta kapı tokmaklarının çeşitli formları ile karşılaşılmaktadır.
Anadolu ve Rumeli Hisarlarında yalın, sağlam, gösterişli halka formunda tokmaklar kullanılmıştır. Ayasofya Müzesi'nde, Üsküdar Selimiye ve Çinili Camii kapılarında, 1734 Hekimoğlu Kütüphane kapısında, 1742'de II. Mahmut tarafından yaptırılan Fatih Kütüphanesi'nin ilk camiye ait eski kapısında ilginç tokmaklara rastlanır.
Bu azametli, görkemli kapıların tokmakları sadedir ve çoğu kez halka formundadır.
Ayasofya'nın Hünkar Mahfili ile Üsküdar Selimiye Camii'nin kapı tokmakları yazı ile kaynaştırılmış zarif formları ile dikkati çekerler. Ev, köşk ve yalılara ait kapı tokmakları çeşitlidir.
Müslüman toplumlarda bilhassa dini yapılarda artık eski totemizm ve şamanizm tesiri taşıyan figürler kullanılmamaktadır. Cephe süslemeleri azalmakta, süslemede hayvan ve insan figürlerine yer verilmemektedir.
İşte bu sebepten dini yapılarda halka formundaki tokmaklar ya da üzerleri ayetli tokmaklar kullanılmaktadır. Sinan dönemine kadar yapılan dini mimari eserlerinde o
devrin mimari özelliklerinin kapı tokmaklarına da yansıdığmı, Sinan devri eserlerinde taş ve ahşap işçiliğinin altın dönemini yaşadığını ve aynı şaheser işçiliği süsleme sanatının ayrıntılarında da görmekteyiz.

18. yüzyılda Osmanlı sanatında başlayan Barok ve Rokoko üsluplarına, 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren Fransa'da güncel olan Ampir üslup da katılmış ve yerli geleneklerden de faydalanılarak oldukça değişik bir üslup doğmuştur. Bu dönemde kapı tokmaklarında da değişmeler olmuştur. Boğaz'da, Galata'da, Bakırköy, Kadı-köy ve yakın çevresinde ve bilhassa Adalar'da ilginç örneklere rastlanmaktadır. Rum, Ermeni, Musevi ve Lövanten evlerinde çok çeşitli formlarda tokmakların kullanıldığmı biliyoruz. Halka, el, kartal, üzüm salkımı, kadın, erkek ve arslan başlı tokmaklar ev ve bahçe kapılarında kullanılmıştır.Cumhuriyet'in ilk yıllarında başlayan Yeni KlasikTürk Mimarisinde kapı tokmakları, dini ve sivil mimarieserlerde yavaş yavaş ortadan kalkmış ve yerini modernaraçlara bırakmıştır.
KAYNAKÇA
- Diyarbekirli, Nejat. "Türk Sanatının Kaynaklarına Doğru", Türk Sanatı Enst. yayınları, s. 112
- Öney, Gönül, Anadolu Selçuklu Mimarisinde Süsleme ve El Sanatlan, Ankara, 1978
- Diez, E, Aslanapa, Karaman Devri Sanatı, istanbul, 1950
- Frazer, J. G. The Golden Bough, New York, 1935
- Lew is, Bernard. The World of Islam, London, 1980 Minyatürlerdeki kapı tokmakları için
- Binan, Muhittin, Kapılar, istanbul, 1950
- Erginbaş, Doğan. Diyarbakır Evleri, istanbul, 1952