Şirince
Çağdaş Şehir Dergisi, 1988, Sayı: 12
AYDIN DOĞUMLU DİDO SOTIRIU "BENDEN SELAM SÖYLE ANADOLU'YA" KİTABINDA ŞİRİNCE'DEN "CENNETİN BİR PARÇASI" DİYE SÖZ EDER. ORMANLARIN ARASINA GİZLENMİŞ BU GÜZELLİĞİ BUGÜNÜN ŞİRİNCE'SİNDE DE BULMAK MÜMKÜN.

Yaşlı fotoğrafçı "Şirince'yi gördünüz mü?" diye sordu; o sırada ben elimdeki film kutularına bakıp, hangisinin daha ucuz ve iyi netice veren olduğunu düşünüyordum.
- Hayır, neresi orası, dedim.
- Selçuk yakınlarında bir köy, eskiden il-çeymiş. Bir kere gördüm ben de. Mutlaka görmelisiniz, çok güzel bir yerdir.
- Evet, çok iyi olurdu. Fakat zaman az, yakında İstanbul'a onuyorum.
-" Benden Selam Söyle Anadolu'ya"yı okudunuz mu, diye sordu bu kez fotoğrafçı.
- Evet, niye sordunuz, dedim.
- O kitapta bahsedilen yer Şirince'dir işte.
- İyi ama o kitapta Kırkıca diye bir yerden söz edilir yanılmıyorsam.
- Tamam işte. Kırkıca, Şirince, Çirkince hepsi aynı yerdir. Mutlaka gidin oraya.
Çaresiz, gideceğim Şirince'ye diye düşündüm. Ama gitmeden önce ön bilgi edinmem gerek. Belli başlı ansiklopedileri taradım. Şirince, Kırkınca, Çirkince-hiçbiri yok. "Selçuk" diye baktım, o bölümde de yok. Sanki bu Şirince bir hayal ürünü...
Birden yaşlı fotoğrafçının sözleri aklıma geldi. Şirince'ye, "ikinci Safranbolu" denirmiş, iyi ama Safranbolu filmlere, kitaplara, seminerlere, rölöve çalışmalarına, afişlere konu olan geleneksel Türk ev mimarisi ile birlikte anılan bir isim. "İkinci Safranbolu'nun adı ansiklopedilerde bile yok.
Aydın doğumlu Dido Sotiriu, herhalde kitapta bu konuda epey bilgi vermiştir diye düşünerek "Benden Selam Söyle Anadolu'ya"yı tekrar okudum.
Kitap bittiğinde Şirince'nin tarihi, coğrafyası, ekonomisi sosyal durumu ve o zamanki örf ve adetlerini biliyordum artık.
"Su yeryüzünde cennet diye bir şey varsa, bizim Kırkıca o cennetin bir parçası olsa gerekti. Ormanlarla kaplı dağlık bir bölgede kuruluydu köy. Önümüzdeki denize kadar göz alabildiğine uzayan Efes ovası. Ve baştan başa yemiş bahçeleriyle, incirliklerle, zeytinliklerle tütün, pamuk, mısır ve susam tarlalarıyla dolu olan bu ova bizim köye aitti.
Hani, köylüyü iliğine kadar sömüren büyük toprak ağaları vardır ya, bizim orda yerleri yoktu onların. Ve o çağda, tarlaları zorbalığa getirip ipotek altına almak da kolay bir iş değildi. Kendi arazisinin efendisiydi her köylü. İki katlı bir evi vardı köyde herkesin. Ayrıca ceviz, badem, elma, armut, kiraz ağaçlarıyla ve sebze bahçeleriyle çevrili, yazlık bir evi vardı. Ve hiç kimse bahçesini çiçeklerle donatmayı ihmal etmezdi. Ve dört bir yandan fışkıran akarsuların ne kış, ne yaz kesilmezdi türküsü. Buğdayla arpa yetiştiği vakit, tarlalarımız altın yaldızlı bir denizden farksız olurdu. Bizimkiler gibi verimli, dalları ürün bolluğundan yerleri yalayan, özsuyu dolu, yusyuvarlak, simsiyah, pırıl pırıl zeytinli ağaca başka hiçbir yerde rastlayamazdınız. Yavaş ama sağlam bir gelir kaynağıydı zeytinyağı. Ama incir, köylünün kemerini altınla dolduran incir. Sadece Aydın ilinde değil, bütün Doğu'da, Avrupa ve Amerika'da bile ün salmıştı incirlerimiz, derisi var mı, yok mu anlayamazdınız, öylesine inceydi; Anadolu'nun o canım güneşiyle ballanmıştılar.
Tanrının bizleri gark ettiği bir başka nimet de, dalgalandığı vakit okyonusu andıran göllerdi. Hacısuluk istasyonunda duran trenden, her Allahm günü, bir alay yolcuyla tüccar, seyyar satıcıların hemen oracıkta mangallar üzerinde kızarttıkları göl balıklarına büyük bir iştahla saldırırlardı. Balık deyip de geçmeyelim, her biri iki üç okka tartan balıklar. Çayırlarımıza bir ebedi bahar havası kazandırıyordu bu bolluk. Hayvanlar nasıl da besiliydi. Otlağın ortasına yayılıp da dinlenmeye koyuldukları vakit "var mı bana yan bakan" diye çalım satan beyleri andırırlardı.
Kırkıca, yazları boşalıverirdi. Sadece birkaç bekçi kalırdı köyde. Bütün ahali, kırdaki yazlık evlere dağılırdı. Ancak, ekime doğru, büyük Aya Dimitri panayırı yaklaşırken köye dönerlerdi. Badanaya, sonbahar temizliğine girişirdi kadınlar. Kap kaçaktan başlayıp sokağa varıncaya dek, ellerine ne geçerse paklamayı adet edinmişlerdi. Ve öylesine aklanırdı ki köy aniden, yollarda yürümeye kıyamazdınız. Tüm dükkanlar, kahveler, iki kiliseyle üç okulumuz ve köyün tek Türk binası olan Zaptiye Dairesi, defne ve mersin dallarından görünmez olurdu.
Küçük büyük, bütün yüzler gülerdi artık. Çünkü ürün satılmış, paracıklar keseye girmiş olurdu. Sonra da, ver elini İzmir derdi aileler; kış yani süs eşyası ve çeyiz almaya yollanırlardı. Yepyeni çoraplı pantolonlar diktirirdi erkekler, takke altlığı olarak ipekten mendil satın alırlardı. Ve bir telaştır kızlarda: Pırıl pırıl atlastan giysiler dikilecek ve heyy kolay mı? Üç sıra fındık altınıyla bezenecek gerdanlar.
Aya Yani yortusunu da büyük törenlerle kutlardık hep. Yiğitlik gösterilerinin başı çektiği bir şenlikti bu. Yakışıklı genç delikanlılar, bellerinde tabancalar ve kocaman hançerleriyle, atlarına atlar ve maharet yarışmasına girişirlerdi.
Hele kirazlar iyice kızarıp da Aya Tria yortusu gelip dayandığında erkek olan, at üzerinde yalnız mı gezerdi. Boncuk altınlıklarıyla, gerdanlıklarla süslü, hayat taşan mağrur karılarını atların terkesine alırdı yiğitler. Kendine güvenen gelsin de artık Kırkıcalılarla boy ölçüşsün bakalım.
Gece gündüz kırlarda keman, kemence, dümbelek, santur sesleri yankılanır; ağaçların gölgesinde halk oyunları birbirini kovalardı. Ve sabahleyin iş elbiselerini giyip, çapaya el atacak vakti güçlükle bulurduk.
Hiçbir bayram geçmezdi ki sonuna kadar tadını çıkarmayalım. Noel, yeni yıl, Epifania, Paskalya. Yeni evliler Büyük Perhiz'in ilk gününü güze1 bir şekilde kutlarlardı; kırda ateş yakar, kestane közleyip rakı içerek; nasıl tanışıp sevişlerini, çöpçatanlar işe karışmadan nasıl gizli gizli buluştuklarını anlatırlardı birbirlerine. Bu meclislerde bekarlara yer yoktu. Ve evli bir erkek, karısını almadan toplantıya gelmişse "Git eve kepeneğini getir" derlerdi. Kepenek yeniyse, aramızda yerin var..
Anadolu'nun sıcak ikliminden midir, yoksa toprağın verimli oluşundan mıdır ne, türkü söylemeye müthiş yatkındık. Türküler söyleyerek uyanırdık hep; bayramlara olduğu kadar, cenaze törenlerine de türküler söyleyerek giderdik. Evlenmeye karar veren delikanlı, herşeyden önce bir ev yapmak zorundaydı; kaçınılmaz bir yükümdü bu, çünkü kız, çeyiz olarak ev getiremezdi asla. Ve delikanlı evin temellerini kazmaya koyulduğunda bütün arkadaş ve komşuları kolları sıvar, ona tuğla taşır, harç kararlardı. Bütün bu işlere, tutku taşan türküler eşlik ederdi.
Bahçelerde de türküsüz çalışma diye bir şey yoktu. Ekimden şubata kadar zeytin toplardık; şubat mart arası yoz otları ayıklama çağıydı; nisandan temmuza tütüne verirdik olanca gücümüzü, sonra kuru üzüme, sonra incire. Ve dağlar taşlar nağmelerimizle yankılanır, inlerdi. Gündüzler yorucu, geceler boğucu olurmuş; u-murumuzda değildi..."
Dido Sotiriu, kitabında Şirince'yi böyle anlatıyordu.
Rumlar mübadele ile gittikten sonra Şirince'de artık Türkler kalmıştı.
"İkinci Safranbolu", bugünün Şirincesi bakalım neler gizliyordu bağlan, bahçeleri, ormanları arasında.
Şirince'ye Gidiş
1986 yılı mayısının ılık günlerinden birinde erkenden Selçuk'a hareket ettik. Oraya kadar sorun yoktu tabii. Otobüsten inince ilk işimiz Şirince'ye nasıl gideceğimizi sormak oldu.
Eski Aya Sulug şehrine su getirmek için inşa edilen su kemerlerini destek almış 2-3 cumbalı ahşap ev ile dükkanların çevrelediği, çınarların altındaki kahvede Şirince'ye günde bir kere giden mavi minibüsü beklemeye başladık. Mavi minibüs o gün gelmedi. Çaresiz İzmir'e döndük. Efes Harabeleri'ne vasıta çoktu. Ama biz o gün 8 km. doğudaki Şirince'ye ulaşamadık. İkinci seferde, tamamen ormanla kaplı a-razinin ortasında uzanan bozuk yolu mavi minibüsle yarım saatte aştık. Şoförümüz Şirince'nin muhtarıydı.
Bir dönemecin sonunda karşımızda evleri, minaresi, 3-4 tepeye kurulmuş nefis görünümü ile Şirince'yi gördük. Minibüsten inip köy meydanında üzeri sarmaşıklarla kaplı köy kahvesine geldik. Köyün sakinleri ile birlikte oturduk kahveye. Köy kahvesinin hemen yanında küçük, ahşap, şirin bir lokanta vardı. Ahşap oymalı tabelasında "Vilage Maria" yazısını okudum. Bu isim etrafımızdaki köylüler ve eski ahşap evlerle öylesine tezattı ki. Biraz köyün geçmişinden söz etmelerini istediğimde, orta yaşı çoktan geçmiş, iri yarı, mavi gözlü, hareketli konuşması ile Rıdvan Tabak, yanındaki iskemleye kolunu atıp anlatmaya başladı:
"Benim ailem Girit'ten gelmedir. 1947-1948 yıllarında daha vasıta bile yoktu bu köyde. İlk defa ben aldım cipi. Buradan Selçuk'a meyve taşırdık. Köyde ilk zamanlar cami yokmuş, köy meydanındaki dut ağacına çıkıp ezan okurmuş müezzin. Sonra zamamn İzmir valilerinden biri uğruyor buraya, biraz sonra göreceğiniz aşağı kiliseye minber ilave ettiriyor ve orayı cami yaptırıyor."
Köyün en yaşlılarından Hasan Dangaç, kırışmış yüzü, mavi gözleri ile sevimli bir ihtiyar. 1896 doğumluymuş. Dangaç da anlattı:
"Bundan 30-40 yıl önce köyde binden fazla boyalı ev vardı ama şimdi geriye ne kaldı ki. Kimse gelip görmez bile buraları. Meyvecilik, tütün, incir yok oldu gitti. Para kazanmak için, çekip Selçuk'a gidiyor herkes. Köyde bu yüzden kadın daha çoktur. Eskilerde şimdiki Şirince'nin altında 7-8 köy daha varmış. Ev yapmak için temel kazdıkça, alt katlarda ev, oda kalıntıları çıkardı. İçlerinden çanak çömlek bile çıktığı oldu. Yirmi yıl önce damsız, tek katlı, taş yapılı evler de vardı. Toprak damlarını yıvgı taşıyla yıvgılardık."
Evliya Çelebi de Seyahatname'sinde, Selçuk'ta 150-200 toprak damlı evden bahsediyor. Yazılanlar anlatılanları tamamlıyor.
Köyü dolaşmak istediğimizde yanımıza 14-15 yaşlarında bir çocuk verdiler. Çarşı meydanından tepelere doğru gördüklerimize hayranlıkla defalarca bakarak ilerledik.
Tepeler Üstünde
Şirince ormanlarla kaplı, az eğimli 4 ayrı tepe üzerine kurulu. Çarşı kesiminde daha sıkışık olan evler, vadi içlerine doğru, tepelere açıldıkça seyrekleşiyorlar. Arazinin engebesi sokakların yokuşlu ve kıvrımlı olmasına neden o-luyor. Sokaklar dar. Duvarların üstünden sarkan ağaç dallan sokaklara gölge sağlıyor. Evlerin yola göre biraz çapraz oturtulmasıyla sokağa, manzaraya bakış elde ediliyor. Evlerin kurulduğu yamaçların birbirine uzaklığı, gözün, bütününü kavrayacak şekilde...
Yamaçlara yerleşen evler birbirlerini örtmüyor. Şirince'de bütün yamaçlar tıpkı Safranbolu'da olduğu gibi birbirlerini seyrediyor.
Sokaklann genişlikleri, eğimleri insana ve yüklü bir hayvana göre düşünülerek yapılmış. Yer yer çıkmaz sokaklarla karşılaşılıyor. Tepelerin eteklerinde küçük alanlar yaratılmış.
Şirince'de eski dokuya ait sokaklar, su yolları ortada kalacak şekilde iki yandan ortaya meyilli olarak, kayrak taşından yapılmış. Yağmur suyu böylelikle orta eksende toplanabiliyor. Bu eksen en iri taşların karşılıklı gelmesiyle oluşan bir derzle belirleniyor.
Yeni bazı sokaklar şimdi betonlanmış durumda, fakat gene de o nefis evler, çoğunluğu toprak olan yollara cephe veriyorlar.
Bahçeler sokağın doğal çizgisini izleyen bir duvarla sokaklardan aynlıyor. Duvarların üstünde onu yağmur sularından koruyan bir kiremit örtü izliyoruz. Sarmaşıkh köy kahvesi, küçük meydan, ağaçlı, çiçekli avlu ve bahçe duvarları derken yolun ortasında kapaksız, oldukça büyük ve sağlam, girlandlı bir lahit gördük. Yaşlı bir kadın lahide tutunmuş soluklanıyordu. Sonra ağır ağır uzaklaştı. Resmini çektim. Dün, bugün, yaşam, ölüm, eski ve yeni, fikir ve nesne olarak bu denli iç içe olabilir...
Yukarılara, tepelere doğru evler artık birbirlerine çok yakın değil. Yelpaze şeklinde bir açılma izleniyor yerleşme planında. Şirince'de doğa ile uyum içinde bir yaşama biçimi. İnsanlar açık havayı seviyor ve doğadan yararlanıyor. Bunun sonucu bir yazlık, kışlık yaşama biçimi gelişmiş, çoğu ailenin iki evi var.
Sokaklarda, bahçelerde, evlerin içinde do-laşük. Bize ağaçlardan henüz kopmuş, bol sulu çeşmelerde yıkanmış şeftali ikram etti yanımızda dolaşan çocuk. Bahçeler oturmak, iş görmek, sebze ve meyve yetiştirmek için çok a-maçlı olarak kullanılıyor.
Ev Biçimleri
Şirince'de, özellikle Safranbolu'da kullanılan, Anadolu'nun daha çok batı yarısından Balkanlar'a kadar yayılan bir ev biçimi karşımıza çıkıyor. Çoğunda zemin kat taştan. Bu kat ana kat olan üst kata temel oluşturuyor. Genelde üst katlar ahşap çatkılı. Orta kat çoğunlukla ara kat konumunda ve az sayıda küçük pencereye sahip. Üst katlar bol pencereli. Çıkmalar ve payandalarla bütün kütlede bir bütünlük oluşuyor. Bol pencereli, yüksek tavanlı, sokağa ve bahçeye çıkmalar yapan, yapıya çekicilik kılan üst katlar oluyor. Ev, ahşap kapaklar, kepenkler, ahşap pervaz dışında beyaz. İki rengin, ahşap ile beyazın zıtlığı bu evlere olağanüstü bir çekicilik veriyor.
Genelde zemin katlar hizmet işlerine, mutfağa, depolara; orta katlar oturmaya; üst katlar ise yatmaya ayrılmış. Her katta odalar küçük ya da büyük bir sofaya açılıyor. Odalar çok amaçlı olarak yapılmış. Her odada yatila-biliyor, yemek pişirilebiliyor. Her biri dolapları, ocağı, sedirlikleri ile mükemmel odalar...
Şirince evini birkaç değişik tipe ayırmak mümkün. SAGlR BEDEN DUVARINA OTURAN EVLER var ki bu evlerde zemin kat taş ve sağır. Geniş ve yüksek kemerli giriş kapıları, kepenkli, pencere kapaklı, düşey sürgülü pencereleri ile ahşap olarak yapılmış, hareketli görünümlü birinci katlan, dıştan taş bacaları, geniş saçak altları dolgulu ve beyaz sıva üzeri boyalı işlemeli olan evler bunlar. Katlar arasını çepeçevre ahşap oymalı friz dolaşıyor.
ÜÇ KATLI BÜYÜK EVLER: Bu evlerde pencereli zemin kat üzerinde gene bol pencereli iki kat görülüyor. Bazılarında birinci kat ara kat konumunda.
Bütün bu evler bahçe içinde. Bahçe ya da avlu kapısı üzerinde tek veya çift taraflı yağmurdan koruyucu saçak var. Evlerde katlar a-rası oyma ahşap friz ile hareketlendirilmiş. Çoğunun saçak altında beyaz sıva üzerine sade, lacivert renk ile yapılmış bezemeler görülüyor. Tek renk kullanılarak yapılmış bu bezemeler çok daha etkileyici bir tesir bırakıyor. Ahşabın tabii rengini ve onun beyaz sıva ile olan zıtlığının çarpıcılığını bir kat daha kuvvetlendiriyor sanki.
GEÇİŞLİ EV TİPİ: Şirince'de bu tipe giren 3-4 ev var. Biri oldukça bakımlı, uzun sokak cephesi ile çok güzel, çarpıcı bir görünüme sahip. Bir diğer örnek tamir görmekteydi. Ahşap ustaları ile selamlaştık, konuştuk. Aslına uygun olarak, herhangi bir ilave yapmadan tamir ettiklerini söylediler. Bu evlerde sağır taş beden duvarları ile zemin kat, ahşap payandalarla desteklenen çıkmalı, kapaklı, pencerelerle hareketli birinci kat ve dolgulu geniş saçaklar, katlar arası ahşap düz fîriz izleniyor.
Evlerin en belirgin özelliği birinci kattaki iki ayrı ünitesini birleştiren uzun, ahşap konstrüksiyonlu koridorun alt kısmından sokağın geçiyor olması. Bu koridor adeta bir köprü konumunda.
Evlerde taş beden duvarlarının üstü beyaz sıvalı. Bu taş duvarlarda hatıl olarak ve bacalarda taş ile birlikte tuğla, karışık örgü malzemesi olarak kullanılmış. Evlerde bağdadi bölme duvarlarındaki dolgu malzemesi de gene kırık tuğla parçaları...
Şirince'de birkaç tip altında toplamaya çalıştığım tüm evlerde, çatılarda alaturka kiremit kullanılmış. Yapılarda maden olarak demir ve bronza rastlamyor. Demir yapıya kenetler, çiviler, kapı rozeti, pencere kanadı, kapı ve dolap kulpu olarak girmiş. Yine de, sayılan az da olsa demir süslemeli sokak kapısına rastlamak mümkün. Şirince evinde taş, temellerde, zemin kat taşıyıcı beden duvarlarında ve çoğu kez birinci katta sağır olması gereken yerlerde bulunabiliyor. Beden duvarında karataşla beraber kireç harcı kullanılmış, hatıl olarak bazen ahşap direkler ve yassı olarak yontulmuş taşlann kullanıldığı da görülmekte. Eski Şirince'de taşçılık Rum ustaların elindeydi. Safranbolu'da da durum böyleydi ve taşçı ustaları o nefis evleri, Türk ahşap ustaları ile birlikte oluştururlardı.
Şirince evlerinde çift meyilli beşik çatı ve kırma çatı kullanılmış. Çatılarda kiremit altı tahtalan merteklere çivi ile tespit edilmiş. E-ğimli mahyalar kavak ağacından yapılmış. Geniş saçaklar yaklaşık 80-120 cm. arasında. Bazı saçaklarda mertekler görünür bırakılmış, bazılarında ise altlarına düz veya meyilli bir tavan yapılmış ve üzeri sıvanmış. Evlerde içte ve dışta alçı işi görülebiliyor. Tepe pencerelerinde, ocak davlumbazlannda, evlerin kapı üstü bezemesi olarak ve Yukan Kilise'de alçı bezeme kullanılmıştır ki bunlar geometrik motifler, bitki motifleri ve hayvan figürlü bezemelerdir!
Şirince evinde taş ve ahşap pencere birlikte kullanılmış. Korkuluklar ahşap olarak yapılmış. Taş merdivenler avulularda, müştemilatlarda, evin dışa açık bir bölümüne çıkmak için kullanılmış.
Şirince evinde kafes şeklinde bütün pencereyi kaplayan ya da pencere yüksekliğinin yaklaşık yansına kadar devam eden düşey çubuklar şeklinde ahşap parmaklıklar bulunuyor ve bu düşey çubuklar profilli. Evlerin içleri sad fakat çok zevkli ahşap işçilikleri içeriyor.
Evlerde çift kanatlı normal ve düşey sürgülü pencere birlikte kullanılmış. Yalnız ışık vermek için yapılmış kafa pencereleri de görülebiliyor. Odalarda çeşitli ihtiyaçlar için yapılmış yerli dolaplar ve nişler var. Bu dolaplar genelde gömme bazen, de bir duvar boyu. Üst kısımları çoğunlukla ahşap kaplama yada kafes şeklinde devam ediyor. Pencerelerin ve evin en iyi koruyucusu kara pencere kapakları. Kapakların üstü düz olabildiği gibi basit geometrik motifli de olabiliyor. Kara kapaklar evi soğuk ve tehlikeye karşı koruyor. Pencerelerde üzerleri ahşap oyma işçiliğine sahip hareketli kepenklere de pek çok evde rastlamak mümkün. Şirince'de mimarlık öğelerinin bezenmesi yaygın bir gelenek. Fakat aşırı bir bezeme anlayışı da yok. Ahşap öğeler oyularak, yontularak de şenlendirilmiş. Boyama ile bezemede evlerde ağırbaşlı, kiliselerde ise daha süslü desenlendirme görülüyor. Evlerin beyaz sıvalı geniş saçak altlarında ve çoğunlukla cephenin saçak altına rastlayan kısımlarında özellikle mavi ve lacivert renkler ile yapılmış kalem işi, sade ve temiz bir işçiliğe sahip bezeme izlemek mümkün. Bir vazodan iki yana simetrik olarak çıkan dallar, dikdörtgen panolar arasında iç içe geçmiş daire motifleri sevilerek kullanılmış. Evlerin cephelerinde ahşap şeritlerden, panolardan kabartma ahşap çiçeklerden oluşan süslemelere de rastlanabiliyor.
Zamanında ekonomik nedenler Selçuk'a göçenler şu sıralarda yavaş yavaş dönüyorlar artık Şirince'ye. Şirinceliler meyveciğe yeniden dört elle sarılmaya niyetli görüyorlar. Şirince'de geçirdiğim süre içinde Selçuk'tan dönenlerin evlerine eklentiler yaptıklanı gözledim: Örneğin "asri pencere" denilen apartman tipi pencereli yeni yapılar da vardı artık. Mavi minibüs Şirince’den ayrılmadan önce tanıdıklarla vedalaştık. Şirince daha ilk dönemeçte ormanlık tepeler arasında birden kayboluverdi gene. Şartlar elverişli olduğu takdirde, bu manzara, bu mimari miras, kendi kendini devam ettirecektir diye düşündüm.
FOTOĞRAF GALERİSİ İÇİN TIKLAYINIZ...