Osman Ağa Konağı

BİLİM- BİRLİK – BAŞARI DERGİSİ 1982 YIL /34.SAYI


Avludan Görünüm


Neden hep yazmak? Biri biterken birine başlamak, bitirmeden sürdürmek. Belki içini dökmek, bildiğini bildirmek... Büyük vaatler yok, büyük iddialar yok. Aldatmacılık gözboyacılık yok.Bir mesaj mı? Değil. Bir hipotez mi? Değil. Karınca kararınca, yanlışı olmamaya özenerek, gözden kaçan varsa ilerde düzeltmeyi yeğleyerek, eğerek, büzerek, törpüleyerek, yontarak. Zamandan çalarak ondan bundan sorarak, bilene danışarak, derleyerek; allayıp pullamadan, ekleyip yeklemeden, şişirip çoğaltmadan yeterince uzun, gereğince kısa; doğruluğuna özen göstererek, bazen özene bezene, bazen geçilen yolun bozukluğunun endişesini sürdürerek bir arayış mı?Bazı kimseleri gördük suskunluk timsali. Çok düşünen, ağzından laf çıkmayan, parmağını iki dudağı arasına götürüp işaretle «sus» diyen, konuşmayan üstüne üstlük karşısındakini susturan.Görünen köyün kılavuzları yol gösterdi, az gittik, uz gittik dere tepe düz gittik, bir arpa boyu yol gittik. Yol bizi bazen çıkılmaz kayalıkların dibine, bazen aşılmaz uçurumların, yarların kıyısına getirdi. Kuş olduk uçtuk, çocuk olduk sevindik. Ulaşmak erişmek için bir yerden kalkıp bir yerlere gittik. Bilgi deneyim, araştırma birikimleri oldu ama bunları yazmadık, çizmedik çekindik, korktuk, utandık. Neden? Kimden? Ne yazacaktık ki? Daha iyisini mi düşünüyorduk? Her şeyin daha iyisi olduğunu, daha doğru olabileceğini bilmiyorduk.Aslında istenen çok şey değil. Bilgileri, birikimleri ortaya çıkarmak, en azından olanları başkaları ile paylaşmaktı. Bunu yapmayı öylesine istiyor, öylesine arzu ediyorduk ki. Paylaşmak; insanoğlunun en doğal itimi. Dağarcığımızdaki birikimlerin her geçen gün değerlerinden yitireceklerini düşünmenin sıkıntısıydı bu. Acaba kendimizi vermeye hazır hissettiğimiz andan itibaren ömrümüz yetecek mi bakalım? Ne bekliyorduk? Çektiğimiz fotoğrafların sararmasını mı? Hissettiğimiz, istediğimiz anda danışarak, soruşturarak birşeyler ortaya koyabilseydik eleştirilmişliğin, daha iyisinin gelebileceğinin, verilebileceğinin paylaşılmış rahatlığı içinde bir yaşantı sürdürülürdü.

Avlu Kuzey Girişi ve Çeşme


image006


Uygarlık boyunca elde edilen bilgiler, deneyimler ancak yazılı kayıtlarla, belgelerle, kuşaktan kuşağa geçerek birikmiştir. Çalışmaların, bulguların kalıcılığını sağlamak için bunların yayınlanması gerekmektedir. Ne biçimde olursa olsun yaymak. Yayım nedir aslında? Başkasınca bilinmesi istenenlerin yazılı kayıtlar biçimine yansıması değil mi? Konak Meydanında Çeşme'ye gidecek otobüsün kalkmasını beklerken, sanat tarihçi arkadaşım Serra Olcay'a, bir meslektaşımın kentlerin eski dokusunu anlatırken, duygusal davrandığımdan dem vurduğumu, Çeşme' de Osmanağa Konağı'nı incelemeden önce mimar Alpaslan KOYUNLU ile konuştuğumu ve sonuçta biraz önce sözünü ettiğim düşünceleri oluşturduğumuzu söyledim. Bu arada Ilıca Körfezi sahilini geride bırakarak İzmir'e 90 km. uzaklıktaki Çeşme Kasabasına vardık.II. Beyazit devrine ait, onarılmış durumda olan Kale'nin yanındaki beton yolda yürürken, beyaz badanalı kırmızı kiremit damlı, pencerelerinde çiçekler olan evlerle çevrili mahallelerin arasında buluyoruz kendimizi. Bir dönemeçten sonra karşımızda oldukça büyük taş bir yapı, Osmanağa Konağı var. Burası Şekerci Hamam sk. 38 numara. Dışarıdan baktığımızda, yapıda bir hareket göremediğimiz için kapıyı çalmadan önce, sokaktan geçen bir hanıma buranın kime ait olduğunu sordum. «Burası Cemil Paşa sarayıdır, içinde oturuyorlar, çalın kapıyı» dedi.Taş döşeli avludan, taş merdivenlerle konağın kapısına ulaştık. Kapıyı tertemiz beyaz başörtüsünün çevrelediği sakin yüzü ile bir hanım açtı. Yapı hakkında bilgi almak istediğimi söyledim, bir dakika, dedi, kayboldu. Sonra tekrar kapıya gelip, içeriye buyur etti. Evin bugünkü sahibi Cemil ALAK, «Ne ben paşayım, ne de burası benim sarayım» diyerek hafif-sert bir şekilde söze başladı: «Size ailemizin bildiğim kadarıyla şeceresini vereceğim, işinize yarar mı, bilmem.» Kendisi 76 yaşında, ayağı kırık ve alçıda olduğu için yatağında yatan muhterem bir beyefendiydi. «Bu evi yaptıran dedemin babası Osmanağa, zamanının en zengin ve de kahraman kişilerindenmiş. Babamdan, dedemden dinlediğime göre, zamanının en iyi ustalarına yaptırmış bu evi. Aile çok kalabalık olduğu için iyice büyük tutulmuş plânı. Sonra sadece bu ev değil hamam binası, dükkânlar, arkada şimdi yıkık olan başka bölmeler de var. Osman Efendi’den sonra oğlu Harun Efendi oturmuş burada, yani benim dedem. Sonra da babam. Onun adı da Osman'dı. Şimdi de gördüğünüz gibi ben oturuyorum. Bu evde doğup büyüdüm, karım bu eve gelin geldi. O zamanlar tapu, denen evrak yokmuş. Evimizde sadece buralara ait kâğıtlar var. Bunlar tapu yerine geçmediği için buradan çıkartmak istiyorlar beni. Tek dileğim, ölümüm buradan çıkması, başka türlüsünü Allah nasip etmesin. Konağın yan tarafındaki dükkânlar Osman Ağa'nın akrabalarına aitmiş, hepsinde de kumaş satılırmış. Bir de büyük hala varmış. Bahçede gördüğünüz hamam binasını Harun Dede evlenirken çeyiz olarak ona vermiş. Babam Osman Efendi de çok kahraman dürüst bir insandı. Çeşme'de devlet adına tahsildarlık yaparmış. Yunan işgalinde babamı yakalamışlar. Şimdi de bizim için halktan para toplayacaksın demişler. O da cevap olarak yüzlerine tükürmüş. Nedense pek bir şey yapamamışlar, ama hemen konağa gelen bütün suları kesmişler. Küçüklüğümde konağın alt katında sokak üzerinde halâ çalıştırılan dört dükkân olduğunu hatırlıyorum.» Daha sonra Cemil Bey, sarılı ayağı ile kalkıp evin kapısına kadar gidip geldi, kapının üzerindeki eski Türkçe kitabeye bir daha baktı, «Yaşlılık bu, yanlış hatırımda kalmış olabilir» diyerek «Hicri 1278» tarihinde olduğunu söyledi.

image008


Sonra, dedesi Harun Efendinin İstanbul'dan getirttiği demir, üzeri kabartmalı duvara gömülü büyük kasayı göstermek için yaz odasına doğru girdik. Ağa'nın kudretini zenginliğini, yenilmezliğini bu kasayı görünce daha iyi anladı.Konağın bugün oturulan bölümü esas planı vermiyor. İlk bakışta sonradan bölmelerle oluşturulmuş oturma ve yatak odalarını ve bugün çok harap durumda olduğu için kullanılmayan evin esas mutfağı yerine yapılmış, mutfağı görüyoruz. Evvelce bir arada yaşayabilen kalabalık aileler, dedeler, nineler, halalar, teyzeler, oğullar, gelinler için yapılmış konakta iki üç kişilik bir ailenin yaşantılarını sürdürebilmeleri için küçük mekanlara ihtiyaçları olmuştur. Konağın kullanılmayan harap kısımlarının kapıları çiviler çakılarak iyice kapatılmış. Taş malzeme kullanılarak yapılan konak, köşebaşında yer aldığından bir uzun ve bir kısa cephe iki ayrı sokağa bakmakta. Diğer uzun ve kısa cepheler ise geniş avlu ile çevrelenmekte. Yapının daha sağlam olarak zamanımıza gelmiş sokak cephelerinde köşelerde düzgün taş blokları ile örülmüş duvarlar giz­lenmekte. Şekerci Hamam Sokağına bakan cephede zeminde doğrudan doğruya sokağa açılan, yuvarlak kemerli kapılan ile üç dükkân izleniyor. Kapılardan biri daha sonra taşla örülerek iptal edilmiş ve üzeri sıvanmış. Diğer ikisinin ahşap çift kanatlı kapıları sıkı sıkıya kapalı. Kısa taraftaki iki dükkâna ait kapılar ise basit ve kemersizdir.

image010

image012


Yapının her cephesinde ayrı bir özellik izleniyor. Avluya esas giriş güney yönünden; bir diğeri de kuzey yönünde ve daha küçük. Yapının güney duvarına bitişik çok az bir kısmı sağlam olan günümüze gelmiş taş örgü kalın avlu duvarının üst kısmındaki taş dizilerinden yüksek kemerli ve ol­dukça geniş avlu kapısı olduğu anlaşılmakta. Güneydeki bu avlu duvarı konak ile kumaş satılan mağazalar arasında devam ediyor ve iki mekanı birleştiriyor. Avluya ait oldukça yüksek taş kuzey ve doğu duvarlarına ait kalıntılara bakıldığında avlu içine bakan yüzlerinde taş örgü çıkıntı izleri görünmekte. Buralarda üzerleri örtülü bir takım mekanlar olduğu ve bunların muhtemelen avluya giren arabalar ya da atlar için olduğunu düşünüyoruz. Küçük taşlarla döşeli avlunun kuzey duvar kalıntısından yine kemerli geniş taş bir kapı ile ve iki taş basamak inilerek avluya giriliyor. Hemen sağda taş, sivri kemerli avlu çeşmesi ve onun yanında oldukça kalın taş duvarlı üzeri sıvalı havuz şeklinde bir avlu bulunur. Türk evlerinde avluda çeşme daha çok vakıf sahipleri, din adamları ve eşraf evlerinde görülür. Avlunun kuzey duvarı dışında küçük bahçesinin dikdörtgen taş örgü kapısı ile esas avluya bağlandığı hamam yapısı yer alıyor. Biri küçük diğeri büyük iki kare mekandan oluşan hamamın içine giremedik çünkü sonradan ağır olarak yapı¬lan bir yapı buraya bitişik olarak inşa edilmiş, bu nedenle içinden geçemedik. Hamama ait her iki mekan kubbe ile örtülüdür.

image014


image016

image018

Zemin katı avlunun zemini ile aynı seviyededir. Doğu cephede avluya açılan geniş yuvarlak kemerli üç açıklık gizlenmektedir ki, bu kemerli yerler daha sonra taşla örülerek kapatılmışlar, yanlız bir tanesinde dikdörtgen bir kapı girişi bırakılmıştır. Yapıldıkları dönemde malların depo edildiği mekanlar batı duvarı üzerindeki dikdörtgen kafa pencereleri ile aydınlanmaktadır. Doğu cephesinde kemerler üzerinde değişik stuko ve malakari süsleme izlenmektedir. Birinci kemerin üst kısmı dikdörtgen panolara ayrılmış, her pano çift şerit halinde bordürlerle sınırlandırılmış, içinlerine ise mihrap şeklinde süslemeler yapılmış. Bu dikdörtgen panoların hepsi Rumi süsleme şeridi ile çevrelenmiş. İkinci ve üçüncü kemerlerin üzerlerinde ise kabartma üç şerit halinde profilli bir şerit izleniyor. Bu kemerlerin arasındaki boşluklarda ise pembe renkli sıva üzerine fresk tekniği ile yapılmış yeşil yapraklı dallar ve aralarında pembe çiçek motifleri yerleştirilmiş. Freskler zamanın etkisi ile en kolay zarar gören süsleme türü olduğundan mevcut deseni görebilmek için süslemenin üzerini su ile nemlendirerek renk ve şekilleri görebildik. Bu şekiller sıva dökülmesi, nem fazlalığı, normal eskime ve yapının en harap cephesinde yer aldıklarından zamanla çok silik bir hale gelmişlerdir. Batı cephesinde izlenen dikdörtgen demir parmaklıklı düz, basit söveli kafa pencerelerinin yuvarlak yada sivri kemerli alınlıklarında oldukça geniş bir şerit halinde enine gelişen ve bütün zemini kaplayan Rumili bordur alçak kabartma Stuko Bezeme olarak izlenmektedir. Bu silmeli kısım ile pencere üst sövesi arasındaki boşlukta içe çökertme pano üzerinde kabartma palmet motifi tek başına izlenmekte. Alçı (Stuko) süsleme Türklerin Anadolu'ya gelişleri ile görülmeye başlanılan bir teknik. Bizans Sanatında bu tekniğe rastlanmıyor. Varlığı tespit edilen en erken örnek İznik'te 1335 tarihli Orhan İmaret Camii. Malakari süslemeye ise erken Osmanlı dönemi yapılarında rastlanıyor. Sıva tabakası üzerinde alçı ile yapılmış süslemenin renklendirilmesi ile Stuko ve Kalem İşinin bir bileşimi ortaya çıkmaktadır. XIV. yüzyıl ortalarına ait bir örnek olan eski bilezik imaretinin kemerinde bu şekilde Rumi süslemeler yer almaktadır.  Yapının batı cephesinde süsleme olarak oldukça hareketli bir görünüm var. Yüksek duvarların ağır etkisini yok etmek için hemen her çareye baş vurulmuş ve tatbik edilen her tür bezemede erken devir Osmanlı mimarisi süsleme unsurları kullanılmıştır. Yapının bu cep­hesinde kalın bir sıva tabakası üzerinde kakma olarak küçük tuğla parçacıklarının kullanıldığını görüyoruz. İki kafa penceresi arasında ise uzun gövdeli yan yana iki selvi ağacı motifi işlenmiştir. Tuğladan selvi motifini erken devire ait Bursa'da Yıldırım Darüşşifası Eyvan Kemerleri arasındaki boşluklarda rastlanmaktadır. Konağın güney cephesinde kakma tuğla süslemenin üzeri yer yer daha sonraki devirlerde muhtemelen binadaki çatlakları yok etmek gayesi ile kalın bir sıva tabakası ile kaplanmıştır. Yapının iki sokağın birleştiği noktanın birleştiği köşesinde taş blokların üzerinde de Mukarnas motifini görmekteyiz. Taşın Türk sanatında büyük ölçüde kullanılması Anadolu'da başlar. Taşın kolaylıkla elde edilebildiği yerlerde taş mimari ve taş süsleme unsurları rahatlıkla kullanılmış zorlukla bulunduğu bölgelerde ise taş malzeme bazen devşirme olarak kullanılmış, taşla birlikte tuğla da yapılarda gerek inşai malzeme gerek süs unsuru olarak yer almaya başlamıştır.

image020

Erken Osman'lı döneminden itibaren süs unsuru olarak kullanılan alçı kabartma (Stuko) bezeme yanında tuğlayı enine, dikine, eğik olarak ya da kakma şeklinde görüyoruz. Tuğla ve taş tuğla karışımı süslemeye yapıların sadece dışlarında daha çok pencere alınlıklarında rastlanmaktadır. Türk İslâm sanatında önemli yeri olan Mukarnas pek çok eserde kubbeye geçiş elemanlarında kubbenin içinde cami mihraplarında, kapı ve pencere alınlıklarında ve her çeşit yapıda kullanılmıştır. Bazı kereler yapıların ufak elemanlarında da Mukarnas görmekteyiz. Bu konuda zengin bir araştırmayı Doç. Ur. Yıldız DEMİRİZ'in Osmanlı Mimarisinde Süsleme adlı eserinde görmekteyiz. Bursa'da Çera Bey Mescidinin duvarlarının birinin köşesinde kitli tesirini yumuşatmak üzere tuğladan Mukarnes Süslemeyi izleriz. Konağın sofasının duvarlarında yerli yük ve dolaplar odaların sofaya açılan pencereleri ve ahşap oyma panolarla sınırlandırılmış kemerler izleniyor. Zemin ve tavan ahşap. Sofaya açılan kapılardan biri kış odasına ait. Bu oda avluya bakıyor. Yaz odasına nazaran çok sade ve dar olan bu mekânı avluya açılan pencereleri dıştan çift kanatlı ahşap kepenklerle kuvvetlendirilmiş. Pencerelerin önünde boydan boya sedir yer alıyor. Konağın iki yöne cepheli yaz odası ise çok sayıda boy ve kafa pencerelerine sahip olan bol ışıklı ve oldukça büyük bir oda. Burada aşağı seki ve klim üstü bölmelerini izliyoruz. Bu iki bölüm birbirinden gayet zarif ahşap parmaklıklarla ayrılmış. Aşağı seki yani oda kapısından girilen bu ilk bölümde yazının başında bahsettiğimiz büyük kasa yer alıyor. Yapının bu katta kulla-nılmıyan diğer iki odasına giremedik. Cephede yaz odası pencerelerinin hemen üzerinde bir saçak olduğu, kalan ahşap çıkıntılardan anlaşılıyor.

image022

image030

 

image032

 

 

image024

 

Konağın dışarıya çıkıntılı ahşap saçağın üzerinde Alaturka kiremitler ve uzun çift bacalar görülmektedir. Konağı bu yönde daha sonraki bir devirde üçgen alınlıktı bir damı olan zemin ve bir katlı ve bir bölüm ilave edilmiştir ki burası şimdi çok harap durumdadır.

Oturmak, dost ağırlamak gerektiğinde savunma yapabilmek için sayısız odaları ahırları depoları ile bu yapı artık yıkılmaya yüz tutmuş durumda. İçinde oturanlar güvenlerini sağlıyabilmek için kendilerine bir tutanak arıyorlar. Ve yakın bir gelecekte bu binadan pek birşey kalmayacak gibi geldi bana. Her şene biraz daha toz haline gelen, yok olan bu mirası nasıl koruyabiliriz diye düşündüm. Benim bu yapı ile ilgili çalışmam yapmak istediğim bilgi toplamak görüntüleme üzerinde çalışmalar sürdürmek projelerin programlamaları etkin bir şekilde işlemesini sağlıyabilecek bir yol açmaktan başka birşey değildir. Bu yapıyı sahipleri ile birlikte düşünmek, cansız işlevler vermeden içindeki insanlarla birlikte yaşatmak gerekir.

image026

image028
Sana ibret gerek ise
Gel göresin bu simleri
Gel taş isen eriyesin
Bakıp görünce bunları
Şunlarki çoktu malları
Gör nice oldu halları
Sonucu bir gömlek geymiş
Onunda yoktur yenleri
Ne kapı vardır giresi
Ne nimet vardır yiyesi
Ne ışık vardır göresi
Dün olmuştur gündüzleri

Yunus EMRE


FOTOĞRAF GALERİSİ İÇİN TIKLAYINIZ..